| ÇİN GÜNCESİ |
Cao Cao geldi mi?
Çin Operası’nda, romanda ve şiirde yaşayan
Çincede “Shuo
Bugünlerde kimin “
Dört klasik Çin romanından biri olan “Üç Krallığın Öyküsü”nde, Çin Operası’nda ve yazdığı şiirlerle edebiyat dünyasında varlığını sürdüren
*
Doğu Han hanedanı döneminde, İmparator Huan’ın en sevdiği hadımlarından biri olan
O yıllarda, herkesin ileride sahip olacağı marifetleri ve hünerleri bir bakışta gözünden anlayan Xu Shao adında bir adam yaşıyormuş.
MS 184 yılında Sarı Sarıklılar İsyanı çıkınca, Cao başkent Luoyang’a çağrılmış ve süvari kuvvetlerinin başına geçirilerek başkaldırıyı ezmek üzere Yingchuan’e gönderilmiş. Ayaklanmayı bastırmakta çok başarılı olduğu için rütbesi bir daha yükseltilmiş. Bu kez daha geniş bir alanda, daha büyük kuvvetlerin komutanlığına getirilmiş.
*
Efsaneye bakılacak olursa, daha sonra “Wei Kralı Wu” olarak anılacak olan Cao, kendine 72 tane mezar yaptırmış. Böylece ebedi uykusunda mezar soyguncuları tarafından rahatsız edilmekten kurulacağını düşünüyormuş.
Gelgelelim, bu efsanenin doğruluğundan her zaman kuşku duyan uzmanlar, iddiayı Cao’nun siyasal kurnazlığını yansıtan bir yakıştırma olarak görmüş.
Çin basını son zamanlarda, kuşkucu uzmanların haklı olduğunu gösteren haberler yayınladı. Bu haberlere göre, arkeoloji uzmanları 2009 yılının son günlerinde, Cao’nun mezarının bulunduğunu doğruladı. Henan eyaletinin Anyang ilçesinde keşfedilen mezar, tıpkı tarihsel kayıtlarda belirtildiği gibi, gösterişsiz bir şekilde inşa edilmiş.
Konuyla ilgili olarak bilgi veren Devlet Kültür Mirasları İdaresi Kültür Varlıklarını Koruma Bölümü Müdür Vekili Guan Qiang “Kazı çalışmaları neredeyse bir yıldır sürüyor, ama daha şimdiden elimizde olan kanıtlarla bile mezarın
Kazı sırasında üç kişinin kemikleri bulunmuş ve bunlar üzerinde yapılan incelemelerle sahiplerinin yaşı belirlenmiş. İnceleme sonuçlarına göre, kemiklerin sahiplerinden biri 60 yaşlarında bir erkek, diğerleri de iki kadınmış. Kadınlardan biri 50 yaşlarında, öteki 20 ile 25 yaşları arasındaymış. Uzmanlar, erkeğin Cao oluğu kanısında. Daha yaşlı olan kadının kraliçe, genç olanın da onun nedimesi olduğu sanılıyor.
*
MS 189 yılında İmparator Ling ölünce yerine en büyük oğlu Shao geçmiş. Ama devleti daha çok dul imparatoriçe ile yakın çevresindeki yüksek rütbeli hadımlar yönetiyormuş. O zamanın en güçlü iki soylusu olan He Jin ile Yuan Shao, etkili hadımlardan kurtulmak için aralarında anlaşmış. Liang Valisi Dong Zhuo’yu yanına çağıran He Jin, onu ordusunun başına geçirip dul imparatoriçeyi iktidardan uzaklaştırmak üzere Luoyang’a göndermiş. Ama daha ordu gelmeden hadımlar He Jin’i bir suikastla öldürtmüş. Yuan Shao ve destekçileri hadımlarla mücadeleden vazgeçmeyince Luoyang tam bir kargaşaya düşmüş. Ama Dong Zhuo’nun seçme askerlerden oluşan ordusu bir süre sonra saraydaki muhalifleri temizlemiş ve İmparator Shao’yu tahttan indirerek, onun yerine daha becerikli bir kukla olacağını düşündüğü Xian’ı geçirmiş.
Dong Zhuo bundan sonra Cao’yu yüksek bir göreve getirmek istemiş, ama o bu atamayı kabul etmemiş. Doğum yeri olan ve bugün Henan eyaletindeki Kaifeng kentinin güneydoğusunda bulunan Chenliu’ya giderek burada kendi ordusunu kurmuş. Ertesi yıl bölgesel savaş ağaları Dong Zhuo’ya karşı askeri bir ittifak kurunca
Bir dizi kısa dönemli bölgesel savaşta kazandığı başarılar sayesinde
*
Tuğla ocağı işçileri mezara rastlayınca yetkilileri durumdan hemen haberdar etmemişler. Ama bir süre sonra, üzerinde Cao’ya ölümünden sonra verilen “Wei Kralı Wu” unvanı yazılı taş tabletler ele geçirilince, yerel makamların mezarın varlığından haberi olmuş. Tabletlerle yakalanan kişiler sorgulanınca, onları bir mezardan çaldıklarını söylemişler.
Bunun üzerine başlatılan aramalar ve ardından girişilen kazı çalışmalarında arkeologlar, doğu-batı ekseninde uzanan ve 740 metrekarelik bir alanı kapsayan iki odalı bir mezarda
*
*
Bulunduğunun açıklanmasının üzerinden bir hafta kadar bir zaman geçti ki, bazı uzmanlar mezarın Cao’ya ait olduğunun kesin sayılması karşısında kuşkularını ifade etmeye başladılar.
Yine Çin basınında yer alan haberlere göre, itirazcı uzmanlar mezarda bulunan kemiklerin gerçekten ona ait olup olmadığının belirlenmesi için DNA testi yapılmasını istiyordu. Cao’ya ait olduğu iddia edilen kemiklerden alınacak DNA örnekleri, oğlunun daha önce bulunan kemikleriyle karşılaştırılmalıydı.
*
Kuzeydeki dört eyaleti birleştiren Yuan Shao, en güçlü savaş ağası haline gelmişti.
Yuan Shao, 200 yılında 100 binden fazla asker toplayarak imparatoru kurtarma bahanesiyle Xuchang üzerine yürüdü.
Guangdu’daki ana savaş alanının yanı sıra çarpışmalar iki cephede daha sürüyordu. Doğu cephesinde,
Bu sırada, güçlü savaş ağalarından Liu Bei, Yuan Shao’nun ordusunda konuk olarak bulunuyordu. Daha sonra Shu Han devletinin kurucusu olan Liu Bei,
Kilitlenme durumu sürüyorken, Yuan Shao’nun ordusundan gelen bir kaçak,
*
Cao ölümünün yaklaştığını hissedince mezarının nerede ve nasıl yapılacağı konusunda vasiyet hazırlamış. Vasiyetinde, bugün Hebei eyaletindeki Anyang ilçesinde bulunan Yencheng’de, Savaşan Devletler Dönemi nazırlarından olan ve su işlerini düzenlemekte gösterdiği üstün başarılarla hatırlanan Ximen Bao’nun mezarının yakınlarına gömülmek istediğini bildirmiş. İçine altın ve yeşim gibi değerli malzemelerden yapılmış eşyalar koyulmasını istemediğini özellikle belirtmiş. Cenaze törenine vatandaşların katılmasını da istememiş.
*
194 yılında, çekirge istilasından kaynaklanan bir kıtlık baş göstermişti. Üç Krallık Kayıtları’na göre, açlıktan çaresiz kalan insanlar birbirlerini yemeye başlamış. Yiyeceği olmayan birçok ordu, savaşmadan mağlup olmuş. Bu deneyimleri göz önünde bulunduran
Cao 203 yılında bir ferman çıkararak, 500 haneden büyük bütün yerleşim birimlerine eğitim görevlisi atamış. Bu görevliler, yetenekli çocukları bulup eğitilmelerini sağlamış. Böylece savaş yıllarında aydınların azalması önlenmiş ve genel eğitim düzeyi yükselmiş.
*
Cao aynı zamanda çok başarılı bir şairmiş. Ama şiirlerinden ancak birkaç tanesi günümüze ulaşabilmiş. Bugün okul kitaplarında da yer verilen bu şiirlerin, süssüz, sade, gösterişten uzak, fakat derinlikli olduğu görülüyor.
İçkimi kaldırıp söylüyorum şarkımı,
Çünkü kim bilebilir yaşam uzun mu kısa mı?
Sabah çiyinden başka ne ki insan yaşamı,
Geçmiş günler çok, geri kalanlar azsa.
Kalbime dolan bu hüzün,
Unutamadığım dertlerden geliyor.
Kim dağıtabilir benim sıkıntılarımı?
Sadece bir kişi tanıyorum... Şarap Tanrısı’nı
Cao’yla birlikte
*
*
China Daily gazetesinin yazdığına göre, sina.com adlı internet sitesinin 13 bin kişiye soru yönelterek yaptığı bir kamuoyu araştırmasının sonucu, deneklerin yüzde
*
Evet, bekleyip göreceğiz. Ama sonunda mezarın
“ 12:43 - 27.1.2010 - Yorum {yok} - yorum yazEtiketler : Cao Cao,Üç Krallığın Öyküsü,Wei Kralı Wu Çin'de zafere sürüklenen yaralı şiirler
Nazım Hikmet gibi Pablo Neruda da Çin’e özel bir ilgi duyuyordu. Bizim ülkemizde “Şili’nin Nazım Hikmet’i” diye tanınan Neruda, "İspanya Hapishanelerinde Öldürülmüş Miguel Hernández’e" adlı şiirinde şöyle diyor: “Miguel, Osuna’daki hapishaneden uzaklarda, Uzağında barbarlığın, Zaferimize doğru sürüklüyor Mao Zedong Yaralı şiirini senin.” Milyonları ayağa kaldıran Çin Devrimi, Miguel Hernandez gibi nice şairin şiirini zafere sürükledi. Böylece şiir boşa yazılmış olmadı. Neruda, devrimle yeni bir hayat kuran Çin’de şimdi yeni şiirlere esin kaynağı oluyor. Çünkü büyük şairler başka sanatçıların sanatlarını da besler. * Çin Devrimi’nin önderi Mao’nun kendisi de çok iyi bir şairdi. Nazım Hikmet bir yazısında şöyle diyor: “Mao’nun şiirleri eski Çin geleneği içinde yazıldılar. Bununla birlikte, klasik biçime ve çeviriye rağmen, içerik yirminci yüzyılın her hangi bir insanı için geçerlidir.” Nazım Hikmet’in bu sözlerini, Mao’nun “Sarı Turnanın Konağı” şiiriyle örnekleyemez miyiz? “Uzaklarda dokuz ırmak akar Boydan boya ülkede, Kıvrım kıvrım demir yolları Güneyden kuzeye. Yağmur dumanlı, puslu bulanık Kaplumbağa, Yılan Tepesi Geçit vermez yüce ırmağa. Sarı turna uçmuş gitmiş. Ne yana, kim bilir? Gezginlere yalnız bu konak kalır. Taşkın suların onuruna kalkar kadehim Yükselen dağlarla coşarken kalbim.” Bir şairin önderliğindeki devrimin, en çok şairleri etkilemesinden daha doğal ne olabilir? Nazım Hikmet de “Angina Pektoris” adlı şiirinde ne demişti? “Yarısı buradaysa kalbimin yarısı Çin'dedir, doktor Sarı nehre doğru akan ordunun içindedir” * O angina pektoris hastalığı, Nazım Hikmet’in yarısı Çin’de olan kalbini durdurduğu zaman, Pablo Neruda büyük bir acıyla “Güz Çiçeklerinden Nazım’a Çelenk” adlı şiirini yazmıştı. Dilimize Ataol Behramoğlu’nun çevirdiği bu şiirin bazı dizeleri şöyle: “Niçin öldün Nâzım? Ne yaparız şimdi biz şarkılarından yoksun? Nerde buluruz başka bir pınar ki, onda bizi karşıladığın gülümseme olsun? Seninki gibi ateşle su karışık acıyla sevinç dolu, gerçeğe çağıran bakışı nerde bulalım? ... “Ne yapayım ben şimdi? Tasarlanabilir mi dünya Her yana ektiğin çiçekler olmadan? Nasıl yaşamalı seni örnek almadan, Senin halk zekânı, ozanlık gücünü duymadan? Böyle olduğun için teşekkürler, Teşekkürler türkülerinle yaktığın ateş için.” * 1904 yılında Şili'nin Parral kentinde doğan Pablo Neruda’nın asıl adı Richardo Neftali Reyes. 1834 ile 1891 yılları arasında yaşayan Çek şairi Jan Nepomuk Neruda’ya duyduğu sevgiden dolayı onun soyadını almış. Çekingen, hayalci ve sessiz bir öğrenciymiş. 1917-1920 yılları arasında yazı denemeleri olmuş. Bunlarda Neftali Reyes imzasını kullandığı görülür. Neruda, açlıkla geçen günler içinde, bir öğrenci yurduna yerleşip Fransızca dersleri almaya başladı. Devamlı olarak şiir yazıyordu. Bunlardan “Bayram Şarkısı” adlı şiiri bir yarışmada birinci oldu. Bunun heyecanıyla, babasının armağan ettiği saati ve bazı ev eşyalarını satarak ilk şiir kitabı “Akşam Alacası”nı çıkardı. 1925 yılında kendini tamamen edebiyata vererek üç kitap yazdı. Arkadaşının öldürülmesi üzerine yazdığı “Federico Garcia Lorca’ya Yanık Şiir”i dilimize Enver Gökçe çevirmiş. Şiirin bazı dizeleri şöyle: “Issız bir evde, Korkudan ağlayabilseydim; Gözlerimi çıkarabilsem de, Yiyebilseydim; Senin sesin için yapardım Bunları, Yaşlı portakal ağacı sesin; Senin şiirin için yapardım Bunları, ... Hayat böyle, Federico, Ey babayiğit, Ey kara sevdalı adam. Sana, Dostluğumun sunabileceği şey İşte bunlar. Sen de epeyce şey biliyorsun Şimdiden. Yavaş yavaş, daha da, Öğreneceklerin var”. * Pablo Nerduda Şili’ye döndüğünde senatör seçildi. Seçim kampanyalarında, her yerde “Kuzeye Merhaba” adlı şiirini okurmuş. 1945 yılında Devrimci Şili Partisi'ne girdi. Daha sonra vatana ihanetle suçlandı ve hakkında tutuklama kararı çıktı. Evi hükümet ajanlarınca ateşe verildi. Gittiği Paris’te Dünya Barışseverler Kongresi’ne başkan seçildi. Daha sonra Picasso ile birlikte “Dünya Barış Ödülü”nü aldı. 1952'de hakkındaki kovuşturma kararının kaldırılması üzerine vatanına döndü. Eşinden ayrılıp Matilde Urrutia ile evlendi. Beraber Fransa, İtalya, Doğu Avrupa ve Çin'i gezdiler. 1969'da Şili devlet başkanlığına aday gösterildi. Ama adaylıktan çekilerek Allende'nin kampanyalarına katıldı. Allende onu 1971'de Paris Büyükelçisi olarak görevlendirdi. Aynı yıl Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı. Hastalığı yüzünden 1972'de ülkesine döndü. Ayak sesleri duyulan darbenin önlenmesi için çabaladı, fakat 11 Eylül 1973’te askeri darbe oldu. Zaten kanserle mücadele eden Neruda, Santiago hastanesinde 23 Eylül'de, bir güz gündönümünde öldü. Cenazesi baskıcı cunta rejimine rağmen bir protesto gösterisine dönüştü. * Antonio Skarmeta “Ateşli Sabır” adlı romanında Neruda'yı anlatır. Romandan uyarlanan “Postacı” filmi çok beğenilerek önemli ödüller aldı. Neruda'nın “şarkı” ismi taşıyan şiirlerinin birçoğunu Victor Jara besteledi ve bunlar çok sevilen şarkılar oldu. Darbeden birkaç gün sonra tutuklanıp stadyuma kapatılanlar arasında bulunan Victor Jara, gitarıyla şarkılar söyledi. Ellerini kırdılar, yine söylemeye devam etti. Sonunda işkenceyle öldürdüler. Jara’nın Che Guevara için yaptığı şarkı hâlâ en çok dinlenen eserler arasındadır. Aslında Che Guevara da Neruda'nın şiirlerinden etkilenmiş ve şiir yazmaya başlamış. * Yolculuğun hayatında önemli bir yer tuttuğunu bildiğimiz Neruda, seyahat kavramını “Yavaş Yavaş Ölürler” başlıklı şiirinde çok özel bir anlamda kullanır: Yavaş yavaş ölürler Seyahat etmeyenler. Yavaş yavaş ölürler Okumayanlar, müzik dinlemeyenler, Vicdanlarında hoşgörüyü barındıramayanlar. Yavaş yavaş ölürler Alışkanlıklarına esir olanlar, Her gün aynı yolları yürüyenler, Ufuklarını genişletmeyen ve değiştirmeyenler, Elbiselerinin rengini değiştirme riskine bile girmeyenler, Bir yabancı ile konuşmayanlar. Yavaş yavaş ölürler Heyecanlardan kaçınanlar, Tamir edilen kırık kalplerin gözlerindeki pırıltıyı görmek istemekten kaçınanlar. Yavaş yavaş ölürler Aşkta veya işte bedbaht olup yön değiştirmeyenler, Rüyalarını gerçekleştirmek için risk almayanlar, Hayatlarında bir kez dahi mantıklı tavsiyelerin dışına çıkmamış olanlar * Türkiye’nin yaşayan en önemli tiyatro yazarı olan ve oyunları Geçtiğimiz günlerde Cücenoğlu ile ilgili bir haber okumuştum. Haberde şöyle deniyordu: “Rusya’da özellikle ‘Çığ’ ve ‘Kadıncıklar’ adlı oyunları başta olmak üzere birçok oyunu sahnelenmekte ve repertuarlara alınmakta olan Tuncer Cücenoğlu’nun ‘Boyacı’ adlı oyunu Rostov Maksim Gorki Akademik Dram Tiyatrosu’nda 2000 yılından bu yana kapalı gişe olarak sahneleniyor. ‘Boyacı’nın kadrosu, Rusya’da l0. yıl kutlamalarına hazırlanıyor.” “Çığ” adlı oyunu Çinceye de çevrilmiş olan Tuncer Cücenoğlu’nun “Yavaş Yavaş Ölürler”e nazire olarak yazdığı şiir “Yavaş Yavaş Gençleşirler” başlığını taşıyor. Şiir şöyle: Yavaş yavaş gençleşirler Seyahat edenler. Yavaş yavaş gençleşirler Okuyanlar, müzik dinleyenler, Vicdanlarında hoşgörüyü barındıranlar. Yavaş yavaş gençleşirler Alışkanlıklarına tutsak olmayanlar, Her gün aynı yolları yürümeyenler, Ufuklarını genişleten ve değiştirenler, Elbiselerinin rengini değiştirmek riskine girenler, Bir yabancı ile konuşanlar. Yavaş yavaş gençleşirler Heyecanlardan kaçınmayanlar, Onarılan kırık kalplerin gözlerindeki pırıltıyı Görmek istemekten uzak durmayanlar, Herkesin “evet” dediğine “hayır” demeyi başaranlar. Yavaş yavaş gençleşirler Aşkta ya da işte mutsuz olup Yön değiştirenler, Düşlerini gerçekleştirmek için risk alanlar, Yaşamlarında, mantıklı tavsiyelerin dışına çıkmayı başaranlar. Yavaş yavaş gençleşirler Tiyatroya, sinemaya, konsere gidenler, Kalabalıklara karışanlar, Türküler söyleyenler. Yavaş yavaş gençleşirler Umudunu asla yitirmeyenler, Yaşanılası bir Dünya özlemiyle savaşanlar, Her türlü mihnete katlananlar, Eziyeti, işkenceyi ayrılıkları ve hatta ölümü bile göze alanlar. * Bütün önemli sanatçılar gibi Çin’e çok yakın bir ilgi duyan Tuncer Cücenoğlu bir noktada tabii Çinli sanatçılarla da buluşacaktı. “Acaba nasıl buluşmuştur?” diye düşünürken, Çinli bir şairin Pablo Neruda’dan esinlenerek yazdığı bir şiire rastladım. Xi Chuan adlı şairin “Neruda’nın Portresi” adlı şiiriydi bu. Bu, benim zihnimde bir bağlantı noktası oluşturdu. Cücenoğlu ile Çinli şair Xi Chuan birbirlerini tanımasalar da, Neruda ortak esin kaynağı olarak onları buluşturuyordu. Xi Chuan’in İskender Selanik tarafından Türkçeye çevrilen şiiri şöyle: Genellikle her şey bitince Ve tıpkı bir alacakaranlık gibi sadece müzik varsa havada Farkına varırım o zaman Portresi duvarda asılı Yüksek dağlar, yaban tilkileri hızla geçip gidiyor Pablo Neruda Başlıyor seyretmeye Tozlarla ve özdeyişlerle kaplı Bu odayı Ben burada oturmuş Kitapları ve gazeteleri karıştırır Arkadaşlarımla sohbet ederken Güneş yüz defa içeri doğar Ama ben hep kaçırırım doğuşunu Oysa Pablo Hep bir gölge gibi Tombul çenesi aşağı sarkmış Arıyor Genç sahibini odanın Ben uykudayken ve düşümde göremiyorken Yelkenleri ve yazı O benim için şiirler yazar Ve gizlice Bırakır kirli masama * Xi Chuan sanatçının sonradan aldığı isim. Asıl adı Liu Jun olan şair 1963 yılında Çin’in Jiangsu eyaletindeki Xuzhou kentinde doğmuş. Şiirlerinin yanı sıra denemeleri ve çevirileri de olan Xi Chuan, Bejing Üniversitesi’nde İngiliz edebiyatı öğrenimi gördükten sonra sekiz yıl “Huangqiu” (Yerküre) dergisinde editör olarak çalışmış. Daha sonra ABD ve Kanada’daki çeşitli üniversitelere konuk öğretim görevlisi olarak davet edilmiş. Şu anda Beijing Merkezi Güzel Sanatlar Akademisi Seçmeli Sanatlar Fakültesi’nde Klasik Çince Edebiyatı dersleri veriyor. Çin’de en etkili çağdaş şairlerden biri olarak kabul edilen Xi Chuan, ülkenin sanat çevrelerinde daha öğrencilik günlerinden itibaren tanınan bir şahsiyet olmuş. 1988 yılında arkadaşlarıyla birlikte “Qingxiang” (Eğilimler) adlı bir dergi yayınlamaya başlamış, ama yayını durdurulmuş. Şimdi “Dongdai Bouji Shitan” (Çağdaş Dünya Şiiri) adlı bir derginin edötörlüğünü yapıyor. Şimdiye kadar beş şiir kitabı yayınlanmış. Çeşitli uluslararası sanat etkinliklerine davetli olarak katılan Xi Chuan’ın “Yuanyou” (Uzun Yolculuk) adlı şiiri Guo Wengjing tarafından bestelenmiş ve Hong Kong Filarmoni Orkestrası’nca icra edilmiş. Eserleri ABD, Kanada, Fransa, İngiltere, Hollanda, Belçika İspanya, Danimarka, İtalya, Rusya ve daha birçok ülkede yayınlanmış. Sanatçının Çin ve uluslararası kuruluşlarca verilmiş çeşitli ödülleri bulunuyor. * Çin devrimi yaralı şiirleri zafere sürükledi. Sanatı milyonların ayağa kalkmasıyla beslenen büyük şairlerden Pablo Neruda, o zaferin ülkesinde çağdaş bir şaire esin kaynağı oluyor. Yaralı şiirleri zafere sürükleyen Çin, şimdi büyük adımlarla ilerlerken, sadece ekonomik kalkınmada değil, sanatta da zafere yürüyor.
04:33 - 25.12.2009 - Yorum {1} - yorum yazEtiketler : Pablo Neruda,Victor Jara,Tuncer Cücenoğlu,Xi Chuan Tarihçi Ban Gu bizi neden ilgilendiriyor?
Ünlü fıkradır: Hz. İsa’nın ölümünden kimlerin sorumlu tutulduğunu yeni öğrenen cahil bir yeniçeri, olayın intikamını almak için o inanca mensup birini yakalayıp öldüreceğini söyler. “Aman ne yapıyorsun! O olay olalı 1500 yıl oldu” derler. Yeniçeri cevap verir: “Olsun! Ben daha yeni duydum.” Ben de yayınlanalı epey zaman olduğu halde varlığından yeni haberdar olduğum bir kitap sayesinde hakkında ancak şimdi bilgi edindiğim bir tarihçiden ve eserinden söz edeceğim. “Bu tarihçiyi bilen zaten biliyor”, veya “Kitap yayınlanalı çok zaman olmuş” diyenler olabilir. Benim cevabım da cehaletini kabul eden yeniçeri gibi olacaktır: Ben daha yeni duydum. Yeni öğrendiklerimin hissettirdiği heyecanla düşündüklerimi anlatıyorum. Daha önce Tarihçi Sima Qian’e “Çin’in Herodot’u” dendiğinden söz ederek buna hak verilebileceğini söylemiştim. Şimdi kendi kendime soruyorum: Eğer Sima Qian’e “Çin’in Herodot’u” denirse, “Çin’in Tukidides’i” kime denir? Tarihçiler arasında böyle bir nitelendirmenin yapılıp yapılmadığını bilmiyorum, ama benim bir adayım var. Belki cahil cesaretiyle böyle kesin konuşuyorumdur; olsun, gene de söylemekten kaçınmayacağım: Bence “Çin’in Tukidides’i”, hakkında daha yeni bilgi sahibi olduğum Ban Gu’dur. Üstelik Ban Gu’nun bizim açımızdan ayrı bir önemi var, çünkü eskiçağ Türk tarihini aydınlatan bilgiler de veriyor. “Tarihin Babası” diye anılmasalar ve isimleri dizi filmlerde egzantrik karakterlere lâkap olarak takılmasa da yine en az Herodot kadar önemli başka antikçağ tarihçileri de var. Kanımca Tukidides bunların başında gelir. Tukidides, Atina ile Sparta arasında 30 yıl süren ve MÖ 404 yılında sona eren ünlü Pelopponnes savaşları sırasında yaşamış ve bu savaşları anlatmıştır. Herodot daha çok bir anlatıcıyken, Tukidides “Pelopponnes Savaşlarının Tarihi” adlı yapıtında olayları, nedenleri ve sonuçlarıyla birlikte siyasî açıdan ele alır. Ban Gu, Tukidides’in ölümünden yaklaşık 430 yıl sonra, adı şimdi Xian olan Changan kentinde tahminen MS 32 yılında doğmuş ve 92 yılında, 60 yaşına yakın ölmüş. Doğu Han ya da Geç Dönem Han Hanedanı’nın resmi görevlisi bir bilgin olan Ban Gu, Sima Qian gibi adı ilk akla gelen tarihçi olmasa da, Çin’in en önemli tarihçilerinden sayılıyor. Ban Gu, çağının önemli aydınlarından biri olarak kabul edilen Ban Biao’nun oğlu. MS 3 ile 54 yılları arasında yaşayan Baba Ban, Han imparatoru Guang Wudi’nin sarayında görevliymiş. Saray yaşamından hoşlanmadığı için, sağlığının iyi olmadığı bahanesiyle görevinden ayrılmış. Ömrünün geri kalan yıllarını tarih çalışmalarına adayan Ban, Sima Qian’in Batı ya da Erken Dönem Han Hanedanı’na kadar olan Çin tarihini anlattığı ünlü eseri Shi Ji’yi kaldığı yerden devam ettirecek bir kitap için malzeme toplamış. Babasının ölümünden sonra bu çalışmaya Ban Gu devam etmiş. Ne var ki, işini yaparken tarihsel kayıtları tahrif edip saptırdığı iddiasıyla hapsedilmiş. Bunun üzerine, Çin’in batı sınırlarını Pamir sıradağlarına kadar genişletmiş ünlü bir general olan ikiz kardeşi Ban Chao araya girmiş. Komutan kardeşinin müdahalesi o kadar etkili olmuş ki, Ban Gu sadece aklanmakla kalmamış, ayrıca çalışmalarını inceleyen imparator tarafından hanedanın resmi tarihçisi olarak da atanmış. Ban Gu bundan sonraki 16 yılını, ünlü eseri Han Shu’yu yazmakla geçirmiş. “Han Belgeleri”, ya da “Han Hanedanı’nın Kayıtları” şeklinde Türkçeye çevrilebilecek olan bu kitap daha sonra, birbiri ardınca Çin’i yöneten çeşitli hanedanların resmi tarihleri için prototip olarak kabul edilmiş. Ban Gu her ne kadar Sima Qian’in eserini örnek almışsa da, Han Shu sadece onu bıraktığı yerden devam ettiren bir ek olmakla kalmamış. Ban Gu eserinde Han döneminin başına dönerek Sima Qian’in kullandığı belgeleri büyük bir sadakatle aktarmış. Ama gereksiz tekrarları ayıklayarak karışık parçaları basitleştirmiş. O dönemde bürokrasinin büyümüş, yazı malzemelerinin gelişmiş ve imla kurallarının standartlaştırılmış olması sayesinde Ban Gu’nun yararlanabileceği belge sayısı çok daha fazlaymış. O nedenle, 200 yıllık bir dönemi ele alan Han Shu, Sima Qian’in 3 bin yıllık bir tarihi anlatan eserinden daha uzundur. Ban Gu, tarihçi olarak görevini tamamladığını hissedince çağının siyasal yaşamına aktif olarak katılmak istemiş. Konfüçyusçu klasiklerin yorumlanmasına ilişkin bir çekişmede de yer almış. Klasiklerin yorumlanması gibi bir işin “çekişme” sözcüğüyle anılması bugün bize tuhaf gelebilir, ama Ban Gu’nun Han Shu’da kendisinin de söylediği gibi, Konfüçyusçu klasiklerin yorumlanması siyasal anlamları olan bir işmiş. Çünkü siyasal ilkeler ve onlara dayalı olan davranış normları bu yorumlara göre belirleniyormuş. Çin klasikleri uzmanlarına göre, “Beyaz Kaplan Salonu’ndaki Bilgi Şöleni” şeklinde Türkçeleştirilebilecek Baihu Tong adlı eserin editörlüğünü de Ban Gu yapmış. Gelgelelim, Fakat zafer kazanan General Dou Xian’in talihi yaver gitmemiş. Generalin yeğeni olan 14 yaşındaki imparator, amcasının kazandığı başarılardan kendi geleceği hesabına ürkmüş. Aşırı ihtiraslı bulduğu amcasını kendi topraklarına sürgün olarak göndermiş. Bütün Çin tarihi boyunca sık sık görüldüğü gibi, intisap ettiği kişinin gözden düşmesi Ban Gu’nun kaderini de etkilemiş: Tutuklanıp sorgulanmış ve hapiste ölmüş. Ban Gu hapsedildikten 19 yıl sonra, 111 yılında, kızkardeşi Ban Zhao kitabın yazımını tamamlamış. Kitabın 13. ile 20. bölümleri arasındaki kısmını, kendisi de seçkin bir tarihçi olan Ban Zhao’nun yazdığı sanılıyor. Burada insanın aklına Maria Anna Mozart geliyor. Dâhi ağabeyi Wolfgang Amadeus Mozart’ın gölgesinde kalmasaydı onun da çok ünlü bir müzisyen olacağı öteden beri söylenegelmiştir. Aynı şekilde, Zhao ağabeyi Gu’dan ayrı çalışsaydı, belki o da kendi başına büyük bir tarihçi olarak ün kazanacaktı. Ban Zhao, babasının başlayıp büyük bölümünü ağabeyinin yazdığı kitabı tamamladığında 100 bölüm olan eser, zaman içinde yapılan eklemelerle 120 bölüme çıkmış. Han Shu’nun eskiçağ Türk tarihini ilgilendiren bölümlerinin, belgelere olduğu kadar Ban Gu’nun kendi gözlem ve incelemelerine de dayandığı belirtiliyor. Kitabın Hunlarla ilgili olarak en fazla bilgilerin verildiği kısmı olan Kitabın başında yer alan kısa “Giriş” bölümünde klasik Çin tarih yazıcılığına ve Ban Gu’ya ilişkin bazı bilgiler veriliyor. Kitapta açıklamalı metni yayınlanan bölüm ilaveli notlarla birlikte 93 sayfa tutuyor. Kitabın sonunda, çevrilen klasik Çince sayfaların faksimilesi de veriliyor. Ayrıca “Seçilmiş Bibliyografya”, “Dizin”, “Hsing Nu Soyağacı” tablosu, Çince transkripsiyon tablosu ve haritalar da bulunuyor. Kitabın daha büyük bir projenin ilk yayını olduğu bilgisi verildiğine göre, buna benzer başka eserlerin Türkçeye çevrilmesinin öngörüldüğünü söyleyebiliriz. Erken dönem Türk tarihinin aydınlatılması bakımından Çin kaynaklarının ne kadar önemli olduğu hep söylenir. Böyle eserlerin yayınlanması her bakımdan sevindirici… Genel okuyucu olarak ben de bu sevinci paylaşıyorum. Konunun uzmanı olmadığım için çalışmanın kendisine ilişkin herhangi bir değerlendirme yapma cüretinde bulunmayacağım. Ama yine de, genel okuyucu olarak iki noktayı gündeme getirmeden duramayacağım. Birincisi, kitabın adında yer alan “hanedanlık” sözcüğü… Bu sözcüğün ne anlama geldiğini anlayabilmiş değilim. Daha başka birçok yerde de rastladığım bu sözcüğün anlamını öğrenmek için sözlüklere baktım, ama bir cevap bulamadım. Sözlüklerde, “hanedan” sözcüğü var. Farsça kökenli bu sözcük, hepimizin bildiği anlamıyla “hükümdar, devlet büyüğü vb. gibi bir kişiye dayanan soy; büyük aile” şeklinde tanımlanıyor. Sonuna “-lık” yapım eki takıldığında ortaya çıkan “hanedanlık” sözcüğü, ciddiye alınabilecek hiçbir sözlükte yer almazken, her gelenin yazdığı Vikisözlük’de “hanedan olma durumu” gibi anlamsız bir tanım veriliyor. Kralın devlet başkanı olduğu ülkelerde yönetime “krallık” denmesi gibi bir örnekten yola çıkılsa da, devlet başkanının belli bir ailenin üyeleri arasından seçilmesi durumunda yönetim gene krallık ya da imparatorluktan başka bir şey olmuyor. Akla “çaydanlık”ı getiren bu sözcüğün yanlış kullanım sonucunda ortaya çıktığı kanısındayım. Ama bu kadar önemli bir kitabın başlığında yer alabilmesi, yine de benim bilmediğim bir açıklamasının olabileceğini düşündürüyor. İkinci konu ise, Çince Latin harflerine aktarılırken kullanılan transkripsiyon sistemiyle ilgili... Kitapta Wade-Giles sistemi kullanılmış. Üstüste gelen sessiz harflerle, kesme işaretleriyle bir hayli sevimsiz olan bu transkripsiyon yöntemi artık hemen hemen hiç kullanılmıyor. Ancak eski kitaplarda rastlanıyor. Şimdi neredeyse tamamen Pinyin sistemi kullanılıyor. Gerçi bu sistemin de Çince sözcükleri ne kadar doğru yansıttığı tartışılabilir, ama genel dizinlerde veya internette arama yaparken Pinyin ile ulaşabileceğiniz sonuçlar Wade-Giles sistemiyle bulunamıyor. Kitabın sonunda her iki sistemi de gösteren bir tablo verilmiş, fakat gene de bütün metinde yer alan özel isimler tek tek tablo yardımıyle dönüştürülmeye kalkışılsa da hata yapmak kaçınılmaz. Örneğin, Ban Gu’nun ismi bile Wales-Giles sistemiyle Pan Ku olarak yazılıyor. Pan Ku yazarak yapılacak bir aramada, eski Çin yaratılış efsaneleriyle karşılaşılıyor. Oysa Panku efsanevi bir kişi, Ban Gu ise bir tarihçi. Pinyin yazılışıyla arandığında hemen bulunabiliyor. Ama dediğim gibi, ben bu iki konudan genel okuyucu olarak söz ediyorum. Konunun uzmanı olanlar için özel isimlerin şu ya da bu sistemle yazılmış olması pek fark etmiyor olabilir. Çin ile Türkiye arasındaki ilişkilerin gelişmesinin beraberinde getirdiği etkilerden biri de kuşkusuz iki ülkede bilim ve sanat alanında yapılan çalışmaların birbirine aktarılması olacaktır. Ama Türklerin Çin’e ilgisi, bu genel gelişmenin ötesinde özel bir anlam taşıyor. Bizim tarihimizin erken dönemleri bu ülkede eski çağlarda tutulan kayıtlarla aydınlatılabilir. Şimdiye kadar, bu kayıtların Türkçeye aktarılmasında çok yetersiz kalındı. Bundan sonra daha çok şeyin yapılması umulur. Bu arada genel okuyucuların da Çin kaynaklarını merak edip öğrenmeleri, en azından isimlerini bilip tamamen yabancı kalmaktan kurtulmaları, bu çalışmaları destekleyecek bir etken olur. Konuyla ilgili kitaplar yayınlandığında, uzmanlaşmamış genel okuyucu en azından ismini bildiği tarihçilerin kitaplarını alma isteği duyabilir. Bu da bu da bu alanda daha çok kitap yayınlanmasını sağlar. Genel okuyucuların ismini bildiği klasik yazarların kitaplarının ne kadar sattığı sorulabilir tabii. Cevap, rakamların pek parlak olmadığını da gösterebilir. Ama gene de bilmek, öğrenmek zorundayız. Sonuçta, anlatılan bizim tarihimiz. Hem büyük Asya uygarlığının bir parçası olarak bizim tarihimiz, hem Türkler olarak bizim tarihimiz. Bu yolda atılan ilk adımlardan birini gerçekleştirip Ban Gu’nun eserinden parçalar yayınladıkları için Sayın Onat, Orsoy ve Ercilasun’a teşekkür borçluyuz. Başta da dediğim gibi, “Kitap yayınlanalı 5 yılı geçmiş, çok oluyor” denebilir. Ama fıkradaki yeniçeri gibi ben de kitabın varlığından yeni haberdar oldum. O sayede Ban Gu’yu merak edip hakkında biraz bilgi edinmek istedim. Edinebildiğim kadarını da aktarmak istedim. 08:14 - 21.12.2009 - Yorum {yok} - yorum yazEtiketler : Ban Gu,Han Shu,Han Hanedanı'nın Kayıtları,Sima Qian
|
Hakkımda Bir Türkün Çin İzlenimleri Ana Sayfa Profilim Arşiv Rss Kategoriler Son Yazılar - Cao Cao geldi mi? - Çin'de zafere sürüklenen yaralı şiirler - Tarihçi Ban Gu bizi neden ilgilendiriyor? - Grip günlerinde sarmısak - Bodrumlu Herodot'un Çinli yoldaşı Sima Qian - Edebiyat Tanrısı - Çin Seddi üzerine uçan kuşlar - Bu yıl da ansızın geldi Beijing'e kar... - Adam Smith Beijing'de iken Obama geldi - Ekim, devrim demektir! - Düş, şiir ve yeni Xanadu - Beijing’de hazan vakti - Ejderin yürüyüşü - İbn Rüşt Pekin Operası’nda - Beijing'de 60. yıl çiçekleri Etiket Bulutu Cao Cao Üç Krallığın Öyküsü Wei Kralı Wu Pablo Neruda Victor Jara Tuncer Cücenoğlu Xi Chuan Ban Gu Han Shu Han Hanedanı'nın Kayıtları Sima Qian H1N1 domuz gribi sarmisak sarımsak Shi Ji Adam Smith Arrighi Ulusların Zenginliği CCTV 60. YIL 10. YIL Tiananmen Changan Hasan Ali Toptaş Wen Chang Zi Tong Edebiyat Tanrısı E.T. Chalmers Werner İppolitov-İvanov Serdar'ın Yürüyüşü Kafkas Eskizleri Haçaturyan Kılıç Dansı İskender Selanik Çin Seddi Badaling Arkadaşlarım • Blogcu Yardım |