« Önceki |

3/11/2009

Ekim, devrim demektir!



20. Yüzyılda üç büyük millet Ekim ayında kıyama kalktı.

Onun için Ekim, devrim demektir.

Eskiden “Teşrinievvel” olan adının değiştirilmesi pek uygun olmuş! Zaten devrim ayına yeni bir isim yaraşırdı. Çünkü devrimle yeni bir yaşamın tohumları ekilir.

Onun için Ekim, yeniden doğum demektir.

Avrupa’nın en Asyalısı Rusya, Asya’nın en batısındaki Türkiye, kıtanın en doğusundaki Çin, sadece kendilerinin değil, bütün dünyanın kaderini değiştirecek büyük adımlarını birer Ekim gününde attılar.

Onun için Ekim, atılım demektir.

1 Ekim geçti. Kardeş Çin halkının 60 yılda elde ettiği başarılarla, Asyalılar olarak bizim de göğsümüz kabardı.

Cumhuriyet Devrimi’mizin zafere ulaşıp resmen adının konduğu 29 Ekim’de biz gene yurdumuzla gurur duyuyoruz.

Rusların Büyük Ekim Devrimi, Gregoryen takvimle değil, Jüliyen takvimle 25 Ekim’e denk geliyor; bugünkü hesaba göre 7 Kasım… Ama olsun, Ekim gene Ekim’dir. Ekim, Jüliyen olmakla Ekimliğini kaybetmez.

Onun için Ekim, zaman geçse de hep Ekimdir.

Rusya, sosyalist yönetimden resmen de vazgeçti.

Türkiye’de Cumhuriyet devrimimiz Atatürk’ün ölümünden sonra yarım kaldı.

Ama olsun. Rusya’da o devrimle kurulan yönetim değişse de, Türkiye Atatürk’ün işaret ettiğinden başka bir rotaya girse de Ekim’lerin önemi değişmedi.

Onun için Ekim’ler ölmez.

*

Kemal Anadol, ”Karşı Yaka Memleket” adlı kitabında anlatıyor, ben Attilâ İlhan’ın “...Gâzi’nin ‘Kutsal Sırrı’nı Kim Biliyor?...” başlıklı yazısından aktarıyorum:

... 29 Ekim 1933 törenlerinin görkemli geçmesi için, her türlü önlem alınıyor, çalışmalar yapılıyordu. Ankara'daki törene SSCB'den Savunma Bakanı Voroşilof, Genelkurmay Başkanı Budienni ve Büyükelçi Karahan katılacaklardı. Başında, İstiklâl Marşı'nı besteleyen Zeki Üngör'ün bulunduğu, Mûsıki Muallim Mektebi öğrencileri, birkaç ay önce Sovyetler'in ulusal marşı Enternasyonal’i öğrenmeye başlamışlardı. Zeki Bey'in işaretiyle ve ilk sözcüğü 'stavay' la (uyan) başlayan marş pencerelerden taşıyor, ritmi, iniş çıkışlarıyla Cebeci'ye yayılıyordu...

 ... 29 Ekim 1933 günü geçit töreninde sıra Mûsıki Muallim Mektebi'ne gelince, Riyâset-i Cumhur Bandosu 'Enternasyonal’i çalmaya başladı. Öğrenciler marşı Rusça söyleyerek, Atatürk'ün ve yabancı konukların önünden geçtiler..”

Attilâ İlhan bu sahneleri aktardıktan sonra bazı sonuçlar çıkarıyor. Ben de aynı yazısından aktarmaya devam ediyorum:

Gâzi’nin Nutku'nu hangimiz doğru dürüst okumuştur, merak ederim: Çoğumuz kitabı, bir 'Kurtuluş Savaşı' hikâyesi diye alır, bazılarımız da Gâzi'nin 'doktrini' diye... Dikkatli okunursa görülür ki, Nutuk'ta Gâzi, -belgelerini de ortaya koyarak,- aslında, İstiklâl Savaşı'ndaki arkadaşlarıyla yollarının sonradan nasıl ayrıldığını, onların, adeta karşıdevrimci bir tavırla nasıl onun karşısına çıktıklarını anlatıyor. Bunda şaşılacak bir şey yoktur, zira...

Evet, Attilâ İlhan zira deyip duruyor ve bu duraklamayla dikkatimizi toplamayı sağladıktan sonra devam ederek, “zira”yı şöyle sıralıyor:

a) Mustafa Kemal Paşa, Anadolu’ya intikal ederken, ‘maiyeti erkânından farklı olarak’, bir değil, iki amaç taşıyordu: a/ Emperyalizm’e karşı bağımsızlık savaşı vererek, ülkeyi kurtarmak; b/ Anadolu’da, ‘ihtiva ettiği mana, hemen akla geldiği gibi, ihtilal olmakla beraber, ondan çok daha vâsi bir tahavvülü ifade eden’ bir ‘inkılâp’ yapmak! Galiba, daha işin başında benzer bir inkılâp içindeki Sovyetlerle temasa geçmesinin, ya da geçmek istemesinin sebebi budur.”

 Değerli şair ve yazarımız tekrar 10. Yıl kutlamalarındaki sahneye dönerek şunları söylüyor:

Cumhuriyet’in 10. yıldönümünde, kutlamaya hiçbir Batılı ‘Şahsiyetin’ gelmeyişine mukâbil, sadece Sovyet temsilcilerinin bulunması da; geçit töreninde, Yüksek Mûsıki Muallim Mektebi öğrencilerinin, Enternasyonal’i -üstelik Rusça- okuması da, bununla irtibatlı olmak lâzım gelir. Bildiğiniz gibi, o yıldönümünü tes’it eden, ‘Ankara Türkiye’nin Kalbidir’ belgeselini de, Sovyet yönetmeni Yutkeviç çekmişti.”

Attilâ İlhan, şiirleri ve romanlarının yanı sıra birçok senaryo da yazmıştı. Galiba bu sahneyi Kemal Anadol’un kitabından alarak gözümüzün önüne getirmesinin nedeni, belli bir fikri simgesel olarak çok güzel canlandırmasıdır. O fikir de, Rus Devrimi ile Türk Devrimi arasında bir “kader birliği” olmasıdır. Türkiye’de Cumhuriyet Devrimi’nin rotasından çıkmasından bir süre sonra Sovyetler Birliği’nde de sonunda rejim değişikliğiyle sonuçlanacak süreç başlayacaktı.

*

Yüzyılın ortasında meydana gelen Çin Devrimi’yle dünyada çok şey değişti. O devrim olduğu zaman bizim ülkemiz artık dönüşüm yoluna girmiş ilerliyordu. Onun için aramızda Sovyet Devrimi ile Türk Devrimi ve Sovyet devrimi ile Çin Devrimi arasında olduğu gibi bir yardımlaşma olmadı.

Ama bu demek değil ki, birbirimize yardımımız dokunmadı. Çin Devrimi’nin  önderi Mao Zedung, Türk Devrimi’ni yakından izlemiş, deneyimlerini incelemişti. “Asya’nın Kemal’i nerede?” diye sorduğu bilinir. Öte yandan, Çin Devrimi’nin gerçekleşmesi, başta Asya’dakiler olmak üzere bütün Ezilen Dünya halkları için muazzam bir yardım oldu. Çünkü ezilen büyük bir ülke, emperyalizmin tasallutundan kurtulmuş ve onun etki alanını daraltmıştı.

O devrimle yeniden doğan Çin, 60 yıl önce atmaya başladığı temeller üzerinde bugün dev adımlarla ilerleyen, dünya tarihinde görülmemiş atılımlar yapan bir ülke haline geldi. Çin’in büyük bir güç haline dönüşmesi sadece kendisi için değil, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu birçok ülke için elverişli koşullar yaratıyor. Tek bir gücün egemen olduğu bir dünya yerine, daha dengeli ilişkilere dayanan çok kutuplu bir dünya doğuyor. Bu da Türkiye gibi ülkeler açısından, üzerlerindeki baskılar karşısında daha geniş manevra alanına sahip olmak anlamına geliyor. Bugün Türkiye, böyle bir manevra alanına en çok ihtiyaç duyan ülkelerin belki de başında bulunuyor.

Bunlar, Çin Devrimi ile Türkiye arasında önemli bir yakınlık olarak görülmeli.

“Üç İstanbul” romanıyla 1908 Devrimi’ni ana rahmine düştüğü andan itibaren ve Kurtuluş Savaşı’mızın hemen öncesine kadar, zihnimizde --hem de yoğun bir edebi lezzetle-- yaşamamızı sağlayan Mithat Cemal Kuntay, Türkiye’de Cumhuriyetin 15. Yılı için bir şiir yazmıştı. Bu şiir, bugün Çin için ve 15. Yıl yerine 60. Yıl konarak da okunabilir:

 

Kim derdi yarılsın da nihayet yerin altı,

Bir anda dirilsin de şu milyonla karaltı.

 

Topraklaşan ellerde birer meşale yansın.

Kim der ki şu milyonla adam birden uyansın.

 

Kim derdi seher yıldızı doğsun da bir evden,

Kaçsın da cehennemler o bir damla alevden,

 

Canlansın ışık selleri olsun da o damla

Beş devletin öldürdüğü devlet bir adamla.

 

Kim der ki en son rakamlar da delirsin.

On beş asır on beş yılın eb'adına girsin.

Zamanında Türkiye’nin 15 yılda 15 yüzyıllık iş başarması gibi, bugün de Çin, 60 yılda 60 yüzyıllık iş başardı. Asya’nın en batısıyla en doğusunun kendi küllerinden doğan Anka gibi, tam öldü sanıldığında yeniden canlanmasının daha somut ifadesi olabilir mi?

*

Doğanın sararıp solduğu birer Ekim ayında üç büyük millet birer devrim yaptı. Bu devrimler dünyanın en büyük kıtasını baştanbaşa geçen büyük bir devrim hattıyla birbirine bağlıydı. Üç büyük devrimle kurulan yönetimlerden bazılarının akıbeti ne olursa olsun o devrim hattı bugün hâlâ canlı. Hattın en doğu ucunda yanan meşale herkese umut vermeye devam ediyor.

Doğada nasıl maddenin ve enerjinin sakınımı yasası işliyorsa, yoktan hiçbir şey ortaya çıkmıyor, var olan hiçbir şey yok olmuyorsa, toplumsal gelişmede de hiçbir şey ortadan kalkmıyor. Rejim yıkılsa da, onu kuran devrimin etkileri toplumun ruhundan çıkmıyor.

Onun için yine bir 29 Ekim’de içimiz umutla dolu.

Çünkü Ekim, umut ayıdır.

Ekim’de doğa, taptaze yeniden yeşermek üzere uykuya dalmaya hazırlanırken, toplumlar Ekim’de canlanır, ayağa kalkar. Eski Ekimler yeni Ekimlere esin olur.

Çünkü Ekim devrim demektir.

Nice nice 29 Ekim’lere…

Nice nice Ekimlere…