ÇİN GÜNCESİ

Cao Cao geldi mi?

Kategori: tarih

 

Çin Operası’nda, romanda ve şiirde yaşayan Cao Cao, 1700 yıl sonra kalıntılarıyla geri dönüyor.

 

Çincede “Shuo Cao Cao, Cao Cao dao” diye bir atasözü var.  Sözcük anlamı birebir korunacak olursa “Cao Cao de, Cao Cao gelir” şeklinde çevirmek gerekir. Türkçedeki “Birini anınca, çomağı hazırla” deyişi ile aynı anlamı taşıyor.

Bugünlerde kimin “Cao Cao” dediği bilinmez, ama Çin basınında çıkan haberlere göre, Üç Krallık Dönemi’nde ülkenin kuzey bölgelerini yöneten Cao Cao, ölümünden 1700 yıl sonra yeniden ortaya çıktı.

Dört klasik Çin romanından biri olan “Üç Krallığın Öyküsü”nde, Çin Operası’nda ve yazdığı şiirlerle edebiyat dünyasında varlığını sürdüren Cao Cao, şimdi fiziksel olarak da insanlar arasına dönmüş bulunuyor.

*

Doğu Han hanedanı döneminde, İmparator Huan’ın en sevdiği hadımlarından biri olan Cao Teng’ın evlatlığı Cao Song MS 155 yılında bir erkek evlat sahibi olmuş. Cao ismi verilen çocuk çok gürbüzmüş. Ergenlik yaşına gelince de güçlü kuvvetli bir delikanlı olmuş.

O yıllarda, herkesin ileride sahip olacağı marifetleri ve hünerleri bir bakışta gözünden anlayan Xu Shao adında bir adam yaşıyormuş.  Cao Cao, siyaset sahnesinde kendisine ün sağlayacak bir değerlendirme yapması ümidiyle bir gün bu insan sarrafını ziyaret etmiş.  Ne var ki, adam delikanlı hakkında herhangi bir görüş açıklamaktan kaçınmış. Fakat sonunda ısrarlarına dayanamayarak kanaatini dile getirmiş: “Barış zamanında yetenekli bir nazır, ama çalkantılı dönemlerde insafsız bir kahraman olacaksın!” Bu hükmü bir övgü olarak kabul eden Cao çok memnun olmuş.

Cao Cao 20 yaşına gelince Luoyang’daki kolluk kuvvetlerinin başına yönetici olarak atanmış. Makamına oturur oturmaz emrindeki görevlilere, statüsü ne olursa olsun yasaları ihlal eden herkesin kırbaçlanması için emir vermiş. Bir defasında, İmparator Ling zamanındaki en etkili hadımlardan olan Jian Shuo’nun amcası, sokağa çıkma yasağından sora dışarıda kaldığı için Cao’nun adamlarınca kırbaçlanmış. Bunun üzerine, ondan kurtulmak isteyen Jian Shuo ve diğer kodamanlar, Cao’yu terfi ettirerek Dunqiu iline vali yapmışlar. Böylece yükselişi başlamış.

MS 184 yılında Sarı Sarıklılar İsyanı çıkınca, Cao başkent Luoyang’a çağrılmış ve süvari kuvvetlerinin başına geçirilerek başkaldırıyı ezmek üzere Yingchuan’e gönderilmiş. Ayaklanmayı bastırmakta çok başarılı olduğu için rütbesi bir daha yükseltilmiş. Bu kez daha geniş bir alanda, daha büyük kuvvetlerin komutanlığına getirilmiş.

*

Efsaneye bakılacak olursa, daha sonra “Wei Kralı Wu” olarak anılacak olan Cao, kendine 72 tane mezar yaptırmış. Böylece ebedi uykusunda mezar soyguncuları tarafından rahatsız edilmekten kurulacağını düşünüyormuş.

Gelgelelim, bu efsanenin doğruluğundan her zaman kuşku duyan uzmanlar, iddiayı Cao’nun siyasal kurnazlığını yansıtan bir yakıştırma olarak görmüş.

Çin basını son zamanlarda, kuşkucu uzmanların haklı olduğunu gösteren haberler yayınladı. Bu haberlere göre, arkeoloji uzmanları 2009 yılının son günlerinde, Cao’nun mezarının bulunduğunu doğruladı. Henan eyaletinin Anyang ilçesinde keşfedilen mezar, tıpkı tarihsel kayıtlarda belirtildiği gibi, gösterişsiz bir şekilde inşa edilmiş.

Konuyla ilgili olarak bilgi veren Devlet Kültür Mirasları İdaresi Kültür Varlıklarını Koruma Bölümü Müdür Vekili Guan Qiang “Kazı çalışmaları neredeyse bir yıldır sürüyor, ama daha şimdiden elimizde olan kanıtlarla bile mezarın Cao Cao’ya ait olduğunu kesin olarak söyleyebiliriz” dedi.

Kazı sırasında üç kişinin kemikleri bulunmuş ve bunlar üzerinde yapılan incelemelerle sahiplerinin yaşı belirlenmiş. İnceleme sonuçlarına göre, kemiklerin sahiplerinden biri 60 yaşlarında bir erkek, diğerleri de iki kadınmış. Kadınlardan biri 50 yaşlarında, öteki 20 ile 25 yaşları arasındaymış. Uzmanlar, erkeğin Cao oluğu kanısında.  Daha yaşlı olan kadının kraliçe, genç olanın da onun nedimesi olduğu sanılıyor.

*

MS 189 yılında İmparator Ling ölünce yerine en büyük oğlu Shao geçmiş. Ama devleti daha çok dul imparatoriçe ile yakın çevresindeki yüksek rütbeli hadımlar yönetiyormuş. O zamanın en güçlü iki soylusu olan He Jin ile Yuan Shao, etkili hadımlardan kurtulmak için aralarında anlaşmış. Liang Valisi Dong Zhuo’yu yanına çağıran He Jin, onu ordusunun başına geçirip dul imparatoriçeyi iktidardan uzaklaştırmak üzere Luoyang’a göndermiş. Ama daha ordu gelmeden hadımlar He Jin’i bir suikastla öldürtmüş. Yuan Shao ve destekçileri hadımlarla mücadeleden vazgeçmeyince Luoyang tam bir kargaşaya düşmüş. Ama Dong Zhuo’nun seçme askerlerden oluşan ordusu bir süre sonra saraydaki muhalifleri temizlemiş ve İmparator Shao’yu tahttan indirerek, onun yerine daha becerikli bir kukla olacağını düşündüğü Xian’ı geçirmiş.

Dong Zhuo bundan sonra Cao’yu yüksek bir göreve getirmek istemiş, ama o bu atamayı kabul etmemiş. Doğum yeri olan ve bugün Henan eyaletindeki Kaifeng kentinin güneydoğusunda bulunan Chenliu’ya giderek burada kendi ordusunu kurmuş. Ertesi yıl bölgesel savaş ağaları Dong Zhuo’ya karşı askeri bir ittifak kurunca Cao Cao da onlara katılmış. Dong Zhuo 192 yılında evlatlığı Lü Bu tarafından öldürülünce Çin’de iç savaş başlamış.

Bir dizi kısa dönemli bölgesel savaşta kazandığı başarılar sayesinde Cao Cao etki alanını epeyce genişletmiş. Cao Cao 193 yılındaki bir savaş sırasında, babasının ölümünün öcünü almak için bölgedeki binlerce sivili öldürtmüş. Hatta katliamdan köpekler ve kümes hayvanları bile nasibini almış. Suya atılan cesetler o kadar çokmuş ki, Si Irmağı tıkanmış.

*

Cao Cao’nun mezarı, keşfedildiğinin açıklanmasından bir yıl önce, yakınlardaki bir tuğla ocağında kullanmak üzere toprak kazan işçiler tarafından bulunmuş. İnsanın aklına kuyu açmak üzere toprağı kazan köylülerin bulduğu Qin Shihuang’ın mezarı ve Yeraltı Heykeller Ordusu geliyor…

Tuğla ocağı işçileri mezara rastlayınca yetkilileri durumdan hemen haberdar etmemişler. Ama bir süre sonra, üzerinde Cao’ya ölümünden sonra verilen “Wei Kralı Wu” unvanı yazılı taş tabletler ele geçirilince, yerel makamların mezarın varlığından haberi olmuş. Tabletlerle yakalanan kişiler sorgulanınca, onları bir mezardan çaldıklarını söylemişler.

Bunun üzerine başlatılan aramalar ve ardından girişilen kazı çalışmalarında arkeologlar, doğu-batı ekseninde uzanan ve 740 metrekarelik bir alanı kapsayan iki odalı bir mezarda 250’den fazla buluntu elde etmişler. Bunlar arasında, Cao’nun yaşadığı dönemdeki toplumsal hayatı tasvir eden taş resimler, çeşitli sunular ve tabletler varmış.  Devlet Kültür Mirasları İdaresi araştırmacılarından Hao Benxing, 40 metrelik bir tünelle ulaşılan mezarın daha önce de soyulup soyulmadığını söylemenin imkânsız olduğunu belirtiyor. Ama yine de, araştırmacılar mezarın, tarihsel kayıtlarda vurgulandığı gibi, zaten fazla ihtişamlı olarak inşa edilmediğinin açıkça görüldüğünü söylüyor. Kayıtlara göre, mezar soyguncuları tarafından rahatsız edilmek istemeyen Cao Cao, mezarının ekili olmayan yüksek bir bir alanda şaşaadan uzak bir şekilde inşa edilmesini, içine değerli eşya koyulmamasını ve üzerine piramit biçiminde tümsek yapılmamasını istemiş.

*

Cao Cao 196 yılında İmparator Xian’ı bularak başkenti Xuchang’a taşımaya ikna etmiş. Çünkü Laoyang savaş nedeniyle harabeye dönmüş ve daha önemlisi askeri olarak Cao’nun kontrolü altında değilmiş. Bundan sonra Cao başkomutan ve Wuping Beyi olarak atanmış. İmparator, artık Cao’nun elinde bir kukla haline gelmiş, ama Cao tahtı ölünceye kadar ele geçirmeyeceğine yemin etmiş. Daha sonra bazı danışmanları Han imparatorunu tahttan indirip yerine kendisi geçmesini önerince buna karşı çıkarak şöyle demiş: “Eğer Yüce Gök bana böyle bir kader biçtiyse, o zaman Zhou Kralı Wen olayım!” Eski çağlarda, Shang hanedanının son dönemlerinde, Zhou Kralı Wen yüksek rütbeli bir görevliymiş. O zaman, Shan kralının yolsuzlukları nedeniyle birçok isyan çıkmış. Wen de isyan etmiş, ama Shan hanedanına zarar vermemek için tahta kendisi geçmeyi reddetmiş. Fakat o ölünce oğlu Zhou hanedanını kurmuş. Babasına da ölümünden sonra “Zhou Kralı Wen” unvanını vermiş. Cao Cao da ona atıfta bulunarak, eğer kendi ailesi iktidara gelip bir hanedan kuracaksa, bunu kendisinin değil, soyundan gelenlerin yapacağını söylemiş oluyordu.

*

Bulunduğunun açıklanmasının üzerinden bir hafta kadar bir zaman geçti ki, bazı uzmanlar mezarın Cao’ya ait olduğunun kesin sayılması karşısında kuşkularını ifade etmeye başladılar.

Yine Çin basınında yer alan haberlere göre, itirazcı uzmanlar mezarda bulunan kemiklerin gerçekten ona ait olup olmadığının belirlenmesi için DNA testi yapılmasını istiyordu. Cao’ya ait olduğu iddia edilen kemiklerden alınacak DNA örnekleri, oğlunun daha önce bulunan kemikleriyle karşılaştırılmalıydı. Cao Cao’nun oğlu Cao Zhi’nin kemiklerinden 28 tanesi, 1951 yılında, Henan’daki Xinxiang köyünde bulunmuştu. Devlet Kültür Mirasları İdaresi, Cao’nun oğlunun kemiklerinin Xinxian’de bulunduğunu teyit etti.

*

Kuzeydeki dört eyaleti birleştiren Yuan Shao, en güçlü savaş ağası haline gelmişti. Cao Cao, onunla iyi ilişkiler içinde olmak için inşaat işleri nazırlığına getirilmesini önerdi. Ama bu öneri beklediğinin tam tersi bir etki yaptı. Yuan Shao, başkomutanın kendisini aşağılamaya çalıştığını düşünmüştü. Çünkü inşaat işleri nazırının protokoldeki yeri ondan sonra geliyordu. Yuan Shao öfkeyle nazırlık görevini reddetti. Cao Cao onu yatıştırmak için, başkomutanlıktan ayrılıp inşaat işleri nazırlığını kendi üstlenmeyi önerdi. Böylece Yuan Shao başkomutan olacaktı. Bununla anlaşmazlık çözüldü, ama daha sonraki Guandu Savaşı’nın tohumları da atılmış oldu.

Yuan Shao, 200 yılında 100 binden fazla asker toplayarak imparatoru kurtarma bahanesiyle Xuchang üzerine yürüdü. Cao Cao da, Sarı Nehir’in kıyısında stratejik bir nokta olan Guangdu’da 20 bin kişilik bir kuvvet oluşturdu. İki ordu karşı karşıya geldi. Asker sayısının az olması Cao Cao’nun vurucu saldırılarda bulunmasına olanak tanımıyordu. Yuan Shao’nun gururu da, onu Cao Cao güçlerine cepheden saldırmaya zorluyordu. Asker bakımından ezici üstünlüğe sahip olduğu halde, kararsız önderliği ve Cao Cao’nun stratejik avantajı nedeniyle bundan tam olarak yararlanamıyordu. O nedenle taraflar birbirine belirgin bir üstünlük sağlayamadı ve bir kilitlenme durumu oldu

Guangdu’daki ana savaş alanının yanı sıra çarpışmalar iki cephede daha sürüyordu. Doğu cephesinde, Cao Cao kuvvetleri kesin üstünlüğe sahipti. Cao’nun yerel koşulları çok iyi bilen askerleri vur-kaç taktikleriyle, komutanlık yetenekleri sınırlı kalan Yuan Shao’nun askerlerini iyice zayıflatmıştı. Yuan Shao’nun Batı cephesindeki kuvvetlerine kuzeni komuta ediyordu. Cao ordusuna karşı daha iyi savaşan bu birlikler, merkezi kuvvetlerden de yardım alarak cepheyi ayakta tutmayı başarıyordu.

Bu sırada, güçlü savaş ağalarından Liu Bei, Yuan Shao’nun ordusunda konuk olarak bulunuyordu. Daha sonra Shu Han devletinin kurucusu olan Liu Bei, Cao Cao’nun denetimi altında bulunan topraklarda isyan çıkarılmasını önerdi. O bölgelerde adamları bulunan Yuan Shao için bu pek zor olmayacaktı. Plan başlangıçta başarılı oldu.  Ama sonra Man Chong’un diplomatik becerileri sayesinde isyanlar sona erdirildi. Aslında isyan çıkabileceğini tahmin eden Cao, önceden Man’ı özel görevle bu bölgelere yönetici olarak atamıştı.

Kilitlenme durumu sürüyorken, Yuan Shao’nun ordusundan gelen bir kaçak, Cao Cao’ya düşmanın ikmal depolarının yerini söyledi. Cao özel bir kuvvet hazırlayarak Yuan Shao’nun ikmal malzemelerinin tamamını yakmakla görevlendirdi. Böylece, Yuan Shao’nun ezici asker üstünlüğü karşısında imkânsız görünen bir zafer kazanmış oldu. Yenilgiden sonra Yuan Shao hastalandı ve öldü. Yerine geçen iki oğlu rakiple savaşmaktan çok birbirleriyle didişmeye girişince Cao Cao tarafından kolaylıkla alt edildiler.

Cao Cao böylece Çin’in bütün kuzey bölgelerinin yönetimini fiilen ele geçirmiş oluyordu. Çin Seddi’nin kuzeyine de ordu göndererek egemenliğini Kore’ye kadar genişletti. Ama Yangtze Nehri’nin güneyine inme ve buraları ele geçirme girişimleri başarılı olamadı. En önemli girişimi, birbirlerinin can düşmanı olan Liu Bei ile Sun Quan’in oluşturduğu ittifak karşısında 208 yılındaki Kızıl Kayalar savaşında yenilgiye uğradı. Daha sonra bu ikisi Shu Han ve Doğu Wu devletlerini kurdu. Böylece üç krallık ortaya çıktı. (Kızıl Kayalar Savaşı, 2008 yılında filme çekildi. John Woo'nun yönettiği “Kızıl Kayalar” filmi, 80 milyon dolarlık bütçesiyle Asya'nın en pahalı filmi olmuştu.)

Cao Cao, bütün Çin’i birleştirme amacına ulaşamadan 220 yılında 65 yaşındayken öldü. Onun yerine, hayatta kalan en büyük oğlu Cao Pi geçti ve imparatoru tahttan indirerek yeni bir hanedan kurdu. Babası Cao Cao’ya da ölümünden sonra “Wei Kralı Wu” unvanı verdi.

*

Cao ölümünün yaklaştığını hissedince mezarının nerede ve nasıl yapılacağı konusunda vasiyet hazırlamış. Vasiyetinde, bugün Hebei eyaletindeki Anyang ilçesinde bulunan Yencheng’de, Savaşan Devletler Dönemi nazırlarından olan ve su işlerini düzenlemekte gösterdiği üstün başarılarla hatırlanan Ximen Bao’nun mezarının yakınlarına gömülmek istediğini bildirmiş. İçine altın ve yeşim gibi değerli malzemelerden yapılmış eşyalar koyulmasını istemediğini özellikle belirtmiş. Cenaze törenine vatandaşların katılmasını da istememiş.

*

Cao Cao düşmanlarına karşı askeri seferlere çıkarken, tarım ve eğitim çalışmalarını da ihmal etmedi.

194 yılında, çekirge istilasından kaynaklanan bir kıtlık baş göstermişti. Üç Krallık Kayıtları’na göre, açlıktan çaresiz kalan insanlar birbirlerini yemeye başlamış. Yiyeceği olmayan birçok ordu, savaşmadan mağlup olmuş. Bu deneyimleri göz önünde bulunduran Cao Cao, güçlü bir ordu oluşturmakta yiyeceğin önemini iyi kavradığı için, çeşitli bölgelerde bir dizi tarımsal program uygulamış. Doğrudan savaş faaliyeti içinde olmayan askeri kuvvetler de çiftçilik yapmakla görevlendirilmiş. Cao Cao’nun egemenliği altındaki topraklar genişledikçe, bu uygulama da yayılmış. Cao Cao’nun öncelikli amacı güçlü bir ordu sahibi olmaksa da, uygulamalar sıradan insanların yaşam koşullarının da iyileşmesini sağlamış.

Cao 203 yılında bir ferman çıkararak, 500 haneden büyük bütün yerleşim birimlerine eğitim görevlisi atamış. Bu görevliler, yetenekli çocukları bulup eğitilmelerini sağlamış. Böylece savaş yıllarında aydınların azalması önlenmiş ve genel eğitim düzeyi yükselmiş.

*

Cao aynı zamanda çok başarılı bir şairmiş. Ama şiirlerinden ancak birkaç tanesi günümüze ulaşabilmiş. Bugün okul kitaplarında da yer verilen bu şiirlerin, süssüz, sade, gösterişten uzak, fakat derinlikli olduğu görülüyor.

Cao Cao’nun en tanınan şiirlerinden “Kısa Şarkı Gezisi”ni bir örnek olarak verebiliriz. Şiirin ilk dört beyti, İskender Selanik’in çevirisiyle şöyle:

 

İçkimi kaldırıp söylüyorum şarkımı,

Çünkü kim bilebilir yaşam uzun mu kısa mı?

 

Sabah çiyinden başka ne ki insan yaşamı,

Geçmiş günler çok, geri kalanlar azsa.

 

Kalbime dolan bu hüzün,

Unutamadığım dertlerden geliyor.

 

Kim dağıtabilir benim sıkıntılarımı?

Sadece bir kişi tanıyorum... Şarap Tanrısı’nı

 

Cao’yla birlikte Cao Pi ve Cao Zhi adlarındaki iki oğlu da usta şairler olarak kabul ediliyor. Şair baba ile oğulları “Üç Cao’lar” olarak tanınıyor. Edebiyat tarihçilerine göre, Üç Caolar’ın şiirleri, “Jian’an Tarzı” olarak tanınan edebiyat akımının omurgasını oluşturuyor.

*

Cao Cao tarihsel kayıtlarda parlak bir yönetici olarak yansıtılırken, Çin Operası’nda kurnaz ve hilekâr bir kişi olarak betimleniyor. O yüzden, operalardaki Cao karakterinin yüzü, hain bir kişilik yapısını simgeleyen beyaza boyanıyor. “Üç Krallığın Öyküsü” adlı romanı yazan Luo Guanzhong da, yapıtında Cao Cao’yu anlatırken esin kaynağını bu tiplemeden almış. Luo Guanzhong, kafasındaki Cao karakterinin özelliklerini romanında iyice vurgulayabilmek için tarihsel olguları da değiştirerek,  kişiliğini olduğundan da zalim göstermiş. Televizyon dizisi de yapılan “Üç Krallığın Öyküsü”nde, Bao Guo’an’in oynadığı Cao Cao karakterinde bazı düzeltmeler yapılmaya çalışılmış.

*

China Daily gazetesinin yazdığına göre,  sina.com adlı internet sitesinin 13 bin kişiye soru yönelterek yaptığı bir kamuoyu araştırmasının sonucu, deneklerin yüzde 60’ının, mezarın Cao Cao’ya ait olduğuna inanmadığını ortaya koyuyor. Bilimsel gerçeklerin oylama yoluyla saptanıp saptanamayacağı kuşkusuz ayrı bir tartışma, ama bulunan kemiklerden DNA örneklerinin alınıp alınamayacağı da henüz belli değil. Henan Eyaleti Kültürel Kalıntılar İdaresi Müdürü Sun Xinmin “Laboratuar testlerinin sonucunu bekleyip göreceğiz” diyor.

*

Evet, bekleyip göreceğiz. Ama sonunda mezarın Cao Cao’ya ait olduğu kesinleşse de kesinleşmese de, tartışma bir süre devam edecek. Romanda, şiirde ve operada varlığını sürdüren Cao Cao, bu tartışmalarla daha da güncel hale geldi. 

Cao Cao de, Cao Cao gelir” atasözü doğruysa, bu tartışmalarda adı o kadar çok söylendiğine göre, Cao bir daha gitmemek üzere geri geliyor.

12:43 - 27.1.2010 - Yorum {yok} - yorum yaz


Etiketler : Cao Cao,Üç Krallığın Öyküsü,Wei Kralı Wu

Çin'de zafere sürüklenen yaralı şiirler

 

 

Nazım Hikmet gibi Pablo Neruda da Çin’e özel bir ilgi duyuyordu. Bizim ülkemizde “Şili’nin Nazım Hikmet’i” diye tanınan Neruda, "İspanya Hapishanelerinde Öldürülmüş Miguel Hernández’e" adlı şiirinde şöyle diyor:

 

Miguel,

Osuna’daki hapishaneden uzaklarda,

Uzağında barbarlığın,

Zaferimize doğru sürüklüyor

Mao Zedong

Yaralı şiirini senin.”

 

Milyonları ayağa kaldıran Çin Devrimi, Miguel Hernandez gibi nice şairin şiirini zafere sürükledi. Böylece şiir boşa yazılmış olmadı.

Neruda, devrimle yeni bir hayat kuran Çin’de şimdi yeni şiirlere esin kaynağı oluyor. Çünkü büyük şairler başka sanatçıların sanatlarını da besler.

 

*

Çin Devrimi’nin önderi Mao’nun kendisi de çok iyi bir şairdi. Nazım Hikmet bir yazısında şöyle diyor:

 

Mao’nun şiirleri eski Çin geleneği içinde yazıldılar. Bununla birlikte, klasik biçime ve çeviriye rağmen, içerik yirminci yüzyılın her hangi bir insanı için geçerlidir.

 

Nazım Hikmet’in bu sözlerini, Mao’nun “Sarı Turnanın Konağı” şiiriyle örnekleyemez miyiz?

 

“Uzaklarda dokuz ırmak akar

Boydan boya ülkede,

Kıvrım kıvrım demir yolları

Güneyden kuzeye.

Yağmur dumanlı, puslu bulanık

Kaplumbağa, Yılan Tepesi

Geçit vermez yüce ırmağa.

Sarı turna uçmuş gitmiş.

Ne yana, kim bilir?

Gezginlere yalnız bu konak kalır.

Taşkın suların onuruna kalkar kadehim

Yükselen dağlarla coşarken kalbim.”

Bir şairin önderliğindeki devrimin, en çok şairleri etkilemesinden daha doğal ne olabilir?

Nazım Hikmet de “Angina Pektoris” adlı şiirinde ne demişti?

 

Yarısı buradaysa kalbimin yarısı Çin'dedir, doktor

Sarı nehre doğru akan ordunun içindedir

 

*

 

O angina pektoris hastalığı, Nazım Hikmet’in yarısı Çin’de olan kalbini durdurduğu zaman, Pablo Neruda büyük bir acıyla “Güz Çiçeklerinden Nazım’a Çelenk” adlı şiirini yazmıştı. Dilimize Ataol Behramoğlu’nun çevirdiği bu şiirin bazı dizeleri şöyle:

 

“Niçin öldün Nâzım?

Ne yaparız şimdi biz şarkılarından yoksun?

Nerde buluruz başka bir pınar ki,

onda bizi karşıladığın gülümseme olsun?

Seninki gibi ateşle su karışık acıyla sevinç dolu,

gerçeğe çağıran bakışı nerde bulalım?

...

Ne yapayım ben şimdi?

Tasarlanabilir mi dünya

Her yana ektiğin çiçekler olmadan?

Nasıl yaşamalı seni örnek almadan,

Senin halk zekânı, ozanlık gücünü duymadan?

Böyle olduğun için teşekkürler,

Teşekkürler türkülerinle yaktığın ateş için.

 

*

 

1904 yılında Şili'nin Parral kentinde doğan Pablo Neruda’nın asıl adı Richardo Neftali Reyes. 1834 ile 1891 yılları arasında yaşayan Çek şairi Jan Nepomuk Neruda’ya duyduğu sevgiden dolayı onun soyadını almış.

Çekingen, hayalci ve sessiz bir öğrenciymiş. 1917-1920 yılları arasında yazı denemeleri olmuş. Bunlarda Neftali Reyes imzasını kullandığı görülür.

Neruda, açlıkla geçen günler içinde, bir öğrenci yurduna yerleşip Fransızca dersleri almaya başladı. Devamlı olarak şiir yazıyordu. Bunlardan “Bayram Şarkısı” adlı şiiri bir yarışmada birinci oldu. Bunun heyecanıyla, babasının armağan ettiği saati ve bazı ev eşyalarını satarak ilk şiir kitabı “Akşam Alacası”nı çıkardı. 1925 yılında kendini tamamen edebiyata vererek üç kitap yazdı.

1927’den başlayarak çeşitli yerlerde konsolosluklar yaptı. Buenos Aires’teyken, o sırada Güney Amerika gezisinde olan Frederico Garcia Lorca ile karşılaştı. Daha sonra İspanya iç savaşında kurşuna dizilerek öldürülecek olan Lorca'nın en iyi arkadaşı oldu.

Arkadaşının öldürülmesi üzerine yazdığı “Federico Garcia Lorca’ya Yanık Şiir”i dilimize Enver Gökçe çevirmiş. Şiirin bazı dizeleri şöyle:

 

Issız bir evde,

Korkudan ağlayabilseydim;

Gözlerimi çıkarabilsem de,

Yiyebilseydim;

Senin sesin için yapardım

Bunları,

Yaşlı portakal ağacı sesin;

Senin şiirin için yapardım

Bunları,

...

Hayat böyle, Federico,

Ey babayiğit,

Ey kara sevdalı adam.

Sana,

Dostluğumun sunabileceği şey

İşte bunlar.

Sen de epeyce şey biliyorsun

Şimdiden.

Yavaş yavaş, daha da,

Öğreneceklerin var.

 

*

Pablo Nerduda Şili’ye döndüğünde senatör seçildi. Seçim kampanyalarında, her yerde “Kuzeye Merhaba” adlı şiirini okurmuş. 1945 yılında Devrimci Şili Partisi'ne girdi. Daha sonra vatana ihanetle suçlandı ve hakkında tutuklama kararı çıktı. Evi hükümet ajanlarınca ateşe verildi.

Gittiği Paris’te Dünya Barışseverler Kongresi’ne başkan seçildi. Daha sonra Picasso ile birlikte “Dünya Barış Ödülü”nü aldı.

1952'de hakkındaki kovuşturma kararının kaldırılması üzerine vatanına döndü. Eşinden ayrılıp Matilde Urrutia ile evlendi. Beraber Fransa, İtalya, Doğu Avrupa ve Çin'i gezdiler.

1969'da Şili devlet başkanlığına aday gösterildi. Ama adaylıktan çekilerek Allende'nin kampanyalarına katıldı. Allende onu 1971'de Paris Büyükelçisi olarak görevlendirdi. Aynı yıl Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı.

Hastalığı yüzünden 1972'de ülkesine döndü. Ayak sesleri duyulan darbenin önlenmesi için çabaladı, fakat 11 Eylül 1973’te askeri darbe oldu. Zaten kanserle mücadele eden Neruda, Santiago hastanesinde 23 Eylül'de, bir güz gündönümünde öldü. Cenazesi baskıcı cunta rejimine rağmen bir protesto gösterisine dönüştü.

 

*

 

Antonio Skarmeta “Ateşli Sabır” adlı romanında Neruda'yı anlatır. Romandan uyarlanan “Postacı” filmi çok beğenilerek önemli ödüller aldı.

Neruda'nın “şarkı” ismi taşıyan şiirlerinin birçoğunu Victor Jara besteledi ve bunlar çok sevilen şarkılar oldu. Darbeden birkaç gün sonra tutuklanıp stadyuma kapatılanlar arasında bulunan Victor Jara, gitarıyla şarkılar söyledi. Ellerini kırdılar, yine söylemeye devam etti. Sonunda işkenceyle öldürdüler. Jara’nın Che Guevara için yaptığı şarkı hâlâ en çok dinlenen eserler arasındadır. Aslında Che Guevara da Neruda'nın şiirlerinden etkilenmiş ve şiir yazmaya başlamış.

*

Yolculuğun hayatında önemli bir yer tuttuğunu bildiğimiz Neruda, seyahat kavramını “Yavaş Yavaş Ölürler” başlıklı şiirinde çok özel bir anlamda kullanır:

Yavaş yavaş ölürler

Seyahat etmeyenler.

Yavaş yavaş ölürler

Okumayanlar, müzik dinlemeyenler,

Vicdanlarında hoşgörüyü barındıramayanlar.

Yavaş yavaş ölürler

Alışkanlıklarına esir olanlar,

Her gün aynı yolları yürüyenler,

Ufuklarını genişletmeyen ve değiştirmeyenler,

Elbiselerinin rengini değiştirme riskine bile

girmeyenler,

Bir yabancı ile konuşmayanlar.

Yavaş yavaş ölürler

Heyecanlardan kaçınanlar,

Tamir edilen kırık kalplerin gözlerindeki pırıltıyı

görmek istemekten kaçınanlar.

Yavaş yavaş ölürler

Aşkta veya işte bedbaht olup yön değiştirmeyenler,

Rüyalarını gerçekleştirmek için risk almayanlar,

Hayatlarında bir kez dahi mantıklı tavsiyelerin dışına çıkmamış olanlar

*

Türkiye’nin yaşayan en önemli tiyatro yazarı olan ve oyunları 40’ı aşkın ülkede sahnelenen Tuncer Cücenoğlu bu şiire bir nazire yazmış.

Geçtiğimiz günlerde Cücenoğlu ile ilgili bir haber okumuştum. Haberde şöyle deniyordu: “Rusya’da özellikle ‘Çığve ‘Kadıncıklar adlı oyunları başta olmak üzere birçok oyunu sahnelenmekte ve repertuarlara alınmakta olan Tuncer Cücenoğlu’nun ‘Boyacı’  adlı oyunu Rostov Maksim Gorki Akademik Dram Tiyatrosu’nda 2000 yılından bu yana kapalı gişe olarak sahneleniyor. ‘Boyacı’nın kadrosu, Rusya’da l0. yıl kutlamalarına hazırlanıyor.”

Çığ” adlı oyunu Çinceye de çevrilmiş olan Tuncer Cücenoğlu’nun “Yavaş Yavaş Ölürler”e nazire olarak yazdığı şiir “Yavaş Yavaş Gençleşirler” başlığını taşıyor. Şiir şöyle:

Yavaş yavaş gençleşirler

Seyahat edenler.

Yavaş yavaş gençleşirler

Okuyanlar, müzik dinleyenler,

Vicdanlarında hoşgörüyü barındıranlar.

Yavaş yavaş gençleşirler

Alışkanlıklarına tutsak olmayanlar,

Her gün aynı yolları yürümeyenler,

Ufuklarını genişleten ve değiştirenler,

Elbiselerinin rengini değiştirmek riskine girenler,

Bir yabancı ile konuşanlar.

Yavaş yavaş gençleşirler

Heyecanlardan kaçınmayanlar,

Onarılan kırık kalplerin gözlerindeki pırıltıyı

Görmek istemekten uzak durmayanlar,

Herkesin “evet” dediğine “hayır” demeyi başaranlar.

Yavaş yavaş gençleşirler

Aşkta ya da işte mutsuz olup

Yön değiştirenler,

Düşlerini gerçekleştirmek için risk alanlar,

Yaşamlarında, mantıklı tavsiyelerin dışına çıkmayı başaranlar.

Yavaş yavaş gençleşirler

Tiyatroya, sinemaya, konsere gidenler,

Kalabalıklara karışanlar,

Türküler söyleyenler.

Yavaş yavaş gençleşirler

Umudunu asla yitirmeyenler,

Yaşanılası bir Dünya özlemiyle savaşanlar,

Her türlü mihnete katlananlar,

Eziyeti, işkenceyi ayrılıkları ve

hatta ölümü bile göze alanlar.

*

Bütün önemli sanatçılar gibi Çin’e çok yakın bir ilgi duyan Tuncer Cücenoğlu bir noktada tabii Çinli sanatçılarla da buluşacaktı. “Acaba nasıl buluşmuştur?” diye düşünürken, Çinli bir şairin Pablo Neruda’dan esinlenerek yazdığı bir şiire rastladım. Xi Chuan adlı şairin “Neruda’nın Portresi” adlı şiiriydi bu. Bu, benim zihnimde bir bağlantı noktası oluşturdu. Cücenoğlu ile Çinli şair Xi Chuan birbirlerini tanımasalar da, Neruda ortak esin kaynağı olarak onları buluşturuyordu.

Xi Chuan’in İskender Selanik tarafından Türkçeye çevrilen şiiri şöyle:

 

Genellikle her şey bitince

Ve tıpkı bir alacakaranlık gibi sadece müzik varsa havada

Farkına varırım o zaman

Portresi duvarda asılı

Yüksek dağlar, yaban tilkileri hızla geçip gidiyor

Pablo Neruda

Başlıyor seyretmeye

Tozlarla ve özdeyişlerle kaplı

Bu odayı

Ben burada oturmuş

Kitapları ve gazeteleri karıştırır

Arkadaşlarımla sohbet ederken

Güneş yüz defa içeri doğar

Ama ben hep kaçırırım doğuşunu

Oysa Pablo

Hep bir gölge gibi

Tombul çenesi aşağı sarkmış

Arıyor

Genç sahibini odanın

Ben uykudayken ve düşümde göremiyorken

Yelkenleri ve yazı

O benim için şiirler yazar

Ve gizlice

Bırakır kirli masama

*

Xi Chuan sanatçının sonradan aldığı isim. Asıl adı Liu Jun olan şair 1963 yılında Çin’in Jiangsu eyaletindeki Xuzhou kentinde doğmuş. Şiirlerinin yanı sıra denemeleri ve çevirileri de olan Xi Chuan, Bejing Üniversitesi’nde İngiliz edebiyatı öğrenimi gördükten sonra sekiz yıl “Huangqiu” (Yerküre) dergisinde editör olarak çalışmış. Daha sonra ABD ve Kanada’daki çeşitli üniversitelere konuk öğretim görevlisi olarak davet edilmiş. Şu anda Beijing Merkezi Güzel Sanatlar Akademisi Seçmeli Sanatlar Fakültesi’nde Klasik Çince Edebiyatı dersleri veriyor.

Çin’de en etkili çağdaş şairlerden biri olarak kabul edilen Xi Chuan, ülkenin sanat çevrelerinde daha öğrencilik günlerinden itibaren tanınan bir şahsiyet olmuş. 1988 yılında arkadaşlarıyla birlikte “Qingxiang” (Eğilimler) adlı bir dergi yayınlamaya başlamış, ama yayını durdurulmuş. Şimdi “Dongdai Bouji Shitan” (Çağdaş Dünya Şiiri) adlı bir derginin edötörlüğünü yapıyor. Şimdiye kadar beş şiir kitabı yayınlanmış. Çeşitli uluslararası sanat etkinliklerine davetli olarak katılan Xi Chuan’ın “Yuanyou” (Uzun Yolculuk) adlı şiiri Guo Wengjing tarafından bestelenmiş ve Hong Kong Filarmoni Orkestrası’nca icra edilmiş. Eserleri ABD, Kanada, Fransa, İngiltere, Hollanda, Belçika İspanya, Danimarka, İtalya, Rusya ve daha birçok ülkede yayınlanmış. Sanatçının Çin ve uluslararası kuruluşlarca verilmiş çeşitli ödülleri bulunuyor.

*

Çin devrimi yaralı şiirleri zafere sürükledi. Sanatı milyonların ayağa kalkmasıyla beslenen büyük şairlerden Pablo Neruda, o zaferin ülkesinde çağdaş bir şaire esin kaynağı oluyor. Yaralı şiirleri zafere sürükleyen Çin, şimdi büyük adımlarla ilerlerken, sadece ekonomik kalkınmada değil, sanatta da zafere yürüyor.

 


 

04:33 - 25.12.2009 - Yorum {1} - yorum yaz


Etiketler : Pablo Neruda,Victor Jara,Tuncer Cücenoğlu,Xi Chuan

Tarihçi Ban Gu bizi neden ilgilendiriyor?

Kategori: tarih

Ünlü fıkradır: Hz. İsa’nın ölümünden kimlerin sorumlu tutulduğunu yeni öğrenen cahil bir yeniçeri, olayın intikamını almak için o inanca mensup birini yakalayıp öldüreceğini söyler. “Aman ne yapıyorsun! O olay olalı 1500 yıl oldu” derler. Yeniçeri cevap verir: “Olsun! Ben daha yeni duydum.”

Ben de yayınlanalı epey zaman olduğu halde varlığından yeni haberdar olduğum bir kitap sayesinde hakkında ancak şimdi bilgi edindiğim bir tarihçiden ve eserinden söz edeceğim. “Bu tarihçiyi bilen zaten biliyor”, veya “Kitap yayınlanalı çok zaman olmuş” diyenler olabilir. Benim cevabım da cehaletini kabul eden yeniçeri gibi olacaktır: Ben daha yeni duydum.

Yeni öğrendiklerimin hissettirdiği heyecanla düşündüklerimi anlatıyorum.

­Daha önce Tarihçi Sima Qian’e “Çin’in Herodot’u” dendiğinden söz ederek buna hak verilebileceğini söylemiştim.

Şimdi kendi kendime soruyorum: Eğer Sima Qian’e “Çin’in Herodot’u” denirse, “Çin’in Tukidides’i” kime denir?

Tarihçiler arasında böyle bir nitelendirmenin yapılıp yapılmadığını bilmiyorum, ama benim bir adayım var. Belki cahil cesaretiyle böyle kesin konuşuyorumdur; olsun, gene de söylemekten kaçınmayacağım: Bence “Çin’in Tukidides’i”, hakkında daha yeni bilgi sahibi olduğum Ban Gu’dur. Üstelik Ban Gu’nun bizim açımızdan ayrı bir önemi var, çünkü eskiçağ Türk tarihini aydınlatan bilgiler de veriyor.

“Tarihin Babası” diye anılmasalar ve isimleri dizi filmlerde egzantrik karakterlere lâkap olarak takılmasa da yine en az Herodot kadar önemli başka antikçağ tarihçileri de var. Kanımca Tukidides bunların başında gelir.

Tukidides, Atina ile Sparta arasında 30 yıl süren ve MÖ 404 yılında sona eren ünlü Pelopponnes savaşları sırasında yaşamış ve bu savaşları anlatmıştır. Herodot daha çok bir anlatıcıyken, Tukidides “Pelopponnes Savaşlarının Tarihi” adlı yapıtında olayları, nedenleri ve sonuçlarıyla birlikte siyasî açıdan ele alır.

Ban Gu, Tukidides’in ölümünden yaklaşık 430 yıl sonra, adı şimdi Xian olan Changan kentinde tahminen MS 32 yılında doğmuş ve 92 yılında, 60 yaşına yakın ölmüş. Doğu Han ya da Geç Dönem Han Hanedanı’nın resmi görevlisi bir bilgin olan Ban Gu, Sima Qian gibi adı ilk akla gelen tarihçi olmasa da, Çin’in en önemli tarihçilerinden sayılıyor.

Ban Gu, çağının önemli aydınlarından biri olarak kabul edilen Ban Biao’nun oğlu. MS 3 ile 54 yılları arasında yaşayan Baba Ban, Han imparatoru Guang Wudi’nin sarayında görevliymiş. Saray yaşamından hoşlanmadığı için, sağlığının iyi olmadığı bahanesiyle görevinden ayrılmış. Ömrünün geri kalan yıllarını tarih çalışmalarına adayan Ban, Sima Qian’in Batı ya da Erken Dönem Han Hanedanı’na kadar olan Çin tarihini anlattığı ünlü eseri Shi Ji’yi kaldığı yerden devam ettirecek bir kitap için malzeme toplamış.

Babasının ölümünden sonra bu çalışmaya Ban Gu devam etmiş. Ne var ki, işini yaparken tarihsel kayıtları tahrif edip saptırdığı iddiasıyla hapsedilmiş. Bunun üzerine, Çin’in batı sınırlarını Pamir sıradağlarına kadar genişletmiş ünlü bir general olan ikiz kardeşi Ban Chao araya girmiş. Komutan kardeşinin müdahalesi o kadar etkili olmuş ki, Ban Gu sadece aklanmakla kalmamış, ayrıca çalışmalarını inceleyen imparator tarafından hanedanın resmi tarihçisi olarak da atanmış.

Ban Gu bundan sonraki 16 yılını, ünlü eseri Han Shu’yu yazmakla geçirmiş. “Han Belgeleri”, ya da “Han Hanedanı’nın Kayıtları” şeklinde Türkçeye çevrilebilecek olan bu kitap daha sonra, birbiri ardınca Çin’i yöneten çeşitli hanedanların resmi tarihleri için prototip olarak kabul edilmiş. Ban Gu her ne kadar Sima Qian’in eserini örnek almışsa da, Han Shu sadece onu bıraktığı yerden devam ettiren bir ek olmakla kalmamış.

Ban Gu eserinde Han döneminin başına dönerek Sima Qian’in kullandığı belgeleri büyük bir sadakatle aktarmış. Ama gereksiz tekrarları ayıklayarak karışık parçaları basitleştirmiş. O dönemde bürokrasinin büyümüş, yazı malzemelerinin gelişmiş ve imla kurallarının standartlaştırılmış olması sayesinde Ban Gu’nun yararlanabileceği belge sayısı çok daha fazlaymış. O nedenle, 200 yıllık bir dönemi ele alan Han Shu, Sima Qian’in 3 bin yıllık bir tarihi anlatan eserinden daha uzundur.

Ban Gu, tarihçi olarak görevini tamamladığını hissedince çağının siyasal yaşamına aktif olarak katılmak istemiş. Konfüçyusçu klasiklerin yorumlanmasına ilişkin bir çekişmede de yer almış. Klasiklerin yorumlanması gibi bir işin “çekişme” sözcüğüyle anılması bugün bize tuhaf gelebilir, ama Ban Gu’nun Han Shu’da kendisinin de söylediği gibi, Konfüçyusçu klasiklerin yorumlanması siyasal anlamları olan bir işmiş. Çünkü siyasal ilkeler ve onlara dayalı olan davranış normları bu yorumlara göre belirleniyormuş.

Çin klasikleri uzmanlarına göre, “Beyaz Kaplan Salonu’ndaki Bilgi Şöleni” şeklinde Türkçeleştirilebilecek Baihu Tong adlı eserin editörlüğünü de Ban Gu yapmış.

Gelgelelim, 40’lı yaşlarının ortalarında Ban Gu daha serüvenli bir yola girmek istemiş. Han Shu’nun son çalışmalarını yapma işini kızkardeşi Ban Zhao’ya bırakarak General Dou Xian’in kurmay heyetine katılmış ve onunla birlikte, bizim Hun olarak adlandırdığımız Xiongnu (Hyung Nu) kabilelerine karşı başarılı bir sefere çıkmış. Tukidides, bizzat katıldığı savaşların tarihini yazmıştı. Ban Gu ise önce tarih yazıp sonra savaşa katılmış. 

Fakat zafer kazanan General Dou Xian’in talihi yaver gitmemiş. Generalin yeğeni olan 14 yaşındaki imparator, amcasının kazandığı başarılardan kendi geleceği hesabına ürkmüş. Aşırı ihtiraslı bulduğu amcasını kendi topraklarına sürgün olarak göndermiş. Bütün Çin tarihi boyunca sık sık görüldüğü gibi, intisap ettiği kişinin gözden düşmesi Ban Gu’nun kaderini de etkilemiş: Tutuklanıp sorgulanmış ve hapiste ölmüş.

Ban Gu hapsedildikten 19 yıl sonra, 111 yılında, kızkardeşi Ban Zhao kitabın yazımını tamamlamış. Kitabın 13. ile 20. bölümleri arasındaki kısmını, kendisi de seçkin bir tarihçi olan Ban Zhao’nun yazdığı sanılıyor.

Burada insanın aklına Maria Anna Mozart geliyor. Dâhi ağabeyi Wolfgang Amadeus Mozart’ın gölgesinde kalmasaydı onun da çok ünlü bir müzisyen olacağı öteden beri söylenegelmiştir. Aynı şekilde, Zhao ağabeyi Gu’dan ayrı çalışsaydı, belki o da kendi başına büyük bir tarihçi olarak ün kazanacaktı. 

Ban Zhao, babasının başlayıp büyük bölümünü ağabeyinin yazdığı kitabı tamamladığında 100 bölüm olan eser, zaman içinde yapılan eklemelerle 120 bölüme çıkmış.

Han Shu’nun eskiçağ Türk tarihini ilgilendiren bölümlerinin, belgelere olduğu kadar Ban Gu’nun kendi gözlem ve incelemelerine de dayandığı belirtiliyor.

Kitabın Hunlarla ilgili olarak en fazla bilgilerin verildiği kısmı olan 94A ve 94B bölümleri dilimize de çevrilerek 2004 yılında Türk Tarih Kurumu tarafından yayınlanmış. “Han Hanedanlığı Tarihi: Hsiung-Nu (Hun) Monografisi” adıyla yayınlanan kitap “Başlangıçtan Günümüze Kadar Türk Dünyası Tarihi” başlıklı projenin ilk yayını. Proje kapsamında çalışan Prof. Dr. Ayşe Onat, Dr. Sema Orsoy ve Dr. Konuralp Ercilasun’dan oluşan bir komisyonca klasik Çinceden dilimize çevrilen metin, böylece tarihçilerin kullanımına sunulmuş oldu.

Kitabın başında yer alan kısa “Giriş” bölümünde klasik Çin tarih yazıcılığına ve Ban Gu’ya ilişkin bazı bilgiler veriliyor. Kitapta açıklamalı metni yayınlanan bölüm ilaveli notlarla birlikte 93 sayfa tutuyor. Kitabın sonunda, çevrilen klasik Çince sayfaların faksimilesi de veriliyor. Ayrıca “Seçilmiş Bibliyografya”, “Dizin”, “Hsing Nu Soyağacı” tablosu, Çince transkripsiyon tablosu ve haritalar da bulunuyor.

Kitabın daha büyük bir projenin ilk yayını olduğu bilgisi verildiğine göre, buna benzer başka eserlerin Türkçeye çevrilmesinin öngörüldüğünü söyleyebiliriz. Erken dönem Türk tarihinin aydınlatılması bakımından Çin kaynaklarının ne kadar önemli olduğu hep söylenir. Böyle eserlerin yayınlanması her bakımdan sevindirici… Genel okuyucu olarak ben de bu sevinci paylaşıyorum.

Konunun uzmanı olmadığım için çalışmanın kendisine ilişkin herhangi bir değerlendirme yapma cüretinde bulunmayacağım. Ama yine de, genel okuyucu olarak iki noktayı gündeme getirmeden duramayacağım.

Birincisi, kitabın adında yer alan “hanedanlık” sözcüğü… Bu sözcüğün ne anlama geldiğini anlayabilmiş değilim. Daha başka birçok yerde de rastladığım bu sözcüğün anlamını öğrenmek için sözlüklere baktım, ama bir cevap bulamadım. Sözlüklerde, “hanedan” sözcüğü var. Farsça kökenli bu sözcük, hepimizin bildiği anlamıyla “hükümdar, devlet büyüğü vb. gibi bir kişiye dayanan soy; büyük aile” şeklinde tanımlanıyor. Sonuna “-lık” yapım eki takıldığında ortaya çıkan “hanedanlık” sözcüğü, ciddiye alınabilecek hiçbir sözlükte yer almazken, her gelenin yazdığı Vikisözlük’de “hanedan olma durumu” gibi anlamsız bir tanım veriliyor. Kralın devlet başkanı olduğu ülkelerde yönetime “krallık” denmesi gibi bir örnekten yola çıkılsa da,  devlet başkanının belli bir ailenin üyeleri arasından seçilmesi durumunda yönetim gene krallık ya da imparatorluktan başka bir şey olmuyor. Akla “çaydanlık”ı getiren bu sözcüğün yanlış kullanım sonucunda ortaya çıktığı kanısındayım. Ama bu kadar önemli bir kitabın başlığında yer alabilmesi, yine de benim bilmediğim bir açıklamasının olabileceğini düşündürüyor.

İkinci konu ise, Çince Latin harflerine aktarılırken kullanılan transkripsiyon sistemiyle ilgili... Kitapta Wade-Giles sistemi kullanılmış. Üstüste gelen sessiz harflerle, kesme işaretleriyle bir hayli sevimsiz olan bu transkripsiyon yöntemi artık hemen hemen hiç kullanılmıyor. Ancak eski kitaplarda rastlanıyor. Şimdi neredeyse tamamen Pinyin sistemi kullanılıyor. Gerçi bu sistemin de Çince sözcükleri ne kadar doğru yansıttığı tartışılabilir, ama genel dizinlerde veya internette arama yaparken Pinyin ile ulaşabileceğiniz sonuçlar Wade-Giles sistemiyle bulunamıyor. Kitabın sonunda her iki sistemi de gösteren bir tablo verilmiş, fakat gene de bütün metinde yer alan özel isimler tek tek tablo yardımıyle dönüştürülmeye kalkışılsa da hata yapmak kaçınılmaz. Örneğin, Ban Gu’nun ismi bile Wales-Giles sistemiyle Pan Ku olarak yazılıyor. Pan Ku yazarak yapılacak bir aramada, eski Çin yaratılış efsaneleriyle karşılaşılıyor. Oysa Panku efsanevi bir kişi, Ban Gu ise bir tarihçi. Pinyin yazılışıyla arandığında hemen bulunabiliyor.

Ama dediğim gibi, ben bu iki konudan genel okuyucu olarak söz ediyorum. Konunun uzmanı olanlar için özel isimlerin şu ya da bu sistemle yazılmış olması pek fark etmiyor olabilir.

Çin ile Türkiye arasındaki ilişkilerin gelişmesinin beraberinde getirdiği etkilerden biri de kuşkusuz iki ülkede bilim ve sanat alanında yapılan çalışmaların birbirine aktarılması olacaktır. Ama Türklerin Çin’e ilgisi, bu genel gelişmenin ötesinde özel bir anlam taşıyor. Bizim tarihimizin erken dönemleri bu ülkede eski çağlarda tutulan kayıtlarla aydınlatılabilir. Şimdiye kadar, bu kayıtların Türkçeye aktarılmasında çok yetersiz kalındı. Bundan sonra daha çok şeyin yapılması umulur.

Bu arada genel okuyucuların da Çin kaynaklarını merak edip öğrenmeleri, en azından isimlerini bilip tamamen yabancı kalmaktan kurtulmaları, bu çalışmaları destekleyecek bir etken olur. Konuyla ilgili kitaplar yayınlandığında, uzmanlaşmamış genel okuyucu en azından ismini bildiği tarihçilerin kitaplarını alma isteği duyabilir. Bu da bu da bu alanda daha çok kitap yayınlanmasını sağlar.

Genel okuyucuların ismini bildiği klasik yazarların kitaplarının ne kadar sattığı sorulabilir tabii. Cevap, rakamların pek parlak olmadığını da gösterebilir. Ama gene de bilmek, öğrenmek zorundayız. Sonuçta, anlatılan bizim tarihimiz. Hem büyük Asya uygarlığının bir parçası olarak bizim tarihimiz, hem Türkler olarak bizim tarihimiz. Bu yolda atılan ilk adımlardan birini gerçekleştirip Ban Gu’nun eserinden parçalar yayınladıkları için Sayın Onat, Orsoy ve Ercilasun’a teşekkür borçluyuz.

Başta da dediğim gibi, “Kitap yayınlanalı 5 yılı geçmiş, çok oluyor” denebilir. Ama fıkradaki yeniçeri gibi ben de kitabın varlığından yeni haberdar oldum. O sayede Ban Gu’yu merak edip hakkında biraz bilgi edinmek istedim. Edinebildiğim kadarını da aktarmak istedim.


08:14 - 21.12.2009 - Yorum {yok} - yorum yaz


Etiketler : Ban Gu,Han Shu,Han Hanedanı'nın Kayıtları,Sima Qian

Sonraki Sayfa
Hakkımda
Bir Türkün Çin İzlenimleri
Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Rss
Kategoriler

Son Yazılar
- Cao Cao geldi mi?
- Çin'de zafere sürüklenen yaralı şiirler
- Tarihçi Ban Gu bizi neden ilgilendiriyor?
- Grip günlerinde sarmısak
- Bodrumlu Herodot'un Çinli yoldaşı Sima Qian
- Edebiyat Tanrısı
- Çin Seddi üzerine uçan kuşlar
- Bu yıl da ansızın geldi Beijing'e kar...
- Adam Smith Beijing'de iken Obama geldi
- Ekim, devrim demektir!
- Düş, şiir ve yeni Xanadu
- Beijing’de hazan vakti
- Ejderin yürüyüşü
- İbn Rüşt Pekin Operası’nda
- Beijing'de 60. yıl çiçekleri

Etiket Bulutu
Cao Cao Üç Krallığın Öyküsü Wei Kralı Wu Pablo Neruda Victor Jara Tuncer Cücenoğlu Xi Chuan Ban Gu Han Shu Han Hanedanı'nın Kayıtları Sima Qian H1N1 domuz gribi sarmisak sarımsak Shi Ji Adam Smith Arrighi Ulusların Zenginliği CCTV 60. YIL 10. YIL Tiananmen Changan Hasan Ali Toptaş Wen Chang Zi Tong Edebiyat Tanrısı E.T. Chalmers Werner İppolitov-İvanov Serdar'ın Yürüyüşü Kafkas Eskizleri Haçaturyan Kılıç Dansı İskender Selanik Çin Seddi Badaling
Arkadaşlarım
Blogcu Yardım